|
Hicretten
sonra Medine’de nâzil olmuştur, 176 âyettir.
«Nisâ»
kadınlar demektir. Bu sûrede daha çok kadından, cemiyet içinde
kadınların hukukî ve içtimaî yer ve değerlerinden
bahsedildiği için adına «Nisâ» denmiştir.
Bismillâhirrahmânirrahîm
1.
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini
yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip
yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak
birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık
haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz
Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.
2.
Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin,
onların mallarını kendi mallarınıza
katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin;
çünkü bu, büyük bir günahtır.
3.
Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin
haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz
(veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder
alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir
tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile
yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun
olanıdır.
Yaratılıştan
gelen kıskançlık duygusuna rağmen âyetin, erkeklere
birden fazla kadınla evlenme izni vermesi öteden beri -daha ziyade
gayr-i müslimlerce- tenkit ve itiraza konu edilmiştir. Ancak
İslâm’ın bu iznini diğer talimatı ve hayatın
değişen şartları içinde ele almak gereklidir.
İslâm’a göre zina kesin olarak haramdır; şu halde
zinaya giden yolları tıkamak gerekir. Erkeğin güçlü ve
yeterli, kadının ise zayıf ve isteksiz olması veya
doğurgan olmaması halinde, savaş vb. sebeplerle
erkeklerin azalması ve kadınların çoğalması
gibi durumlarda, erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi zaruri
olabilir. Böyle durumlarda erkeğin birden fazla kadınla
evlenmesi bir emir değil, bir izindir; ikinci ve üçüncü… eş
olacak hanım da buna mecbur değildir. Ayrıca bu izin kayıtsız
şartsız olmayıp adalet şartına bağlanmış,
buna riayet edemeyeceğinden korkanlara bir kadınla yetinmeleri
emredilmiştir. Bütün bu kayıtlar ve şartlar bir arada düşünüldüğü
zaman İslâm’ın bu izninin, zaman içinde değişen
şartlara ayak uydurma bakımından en müsait yol olduğu
açıkça anlaşılacaktır.
4.
Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile (cömertçe)
verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını
size bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin.
5.
Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı
mallarınızı aklı ermezlere (reşit
olmayanlara) vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin
ve onlara güzel söz söyleyin.
6.
Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip)
deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz
hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de
geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden
yemeyin. Zengin olan (veli) iffetli olmaya çalışsın,
yoksul olan da (ihtiyaç ve emeğine) uygun olarak yesin.
Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında
şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter.
7.
Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından
erkeklere bir pay vardır; ana-babanın ve yakınların
bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır.
Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır.
8.
(Mirastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve
yoksullar miras taksiminde hazır bulunursa bundan, onları
da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.
7.
ve 8. âyetten birincisi cahiliye devri geleneklerini yıkarak
mirastan kadının da payı olduğunu, Allah’ın
onlar için ayırdığı bu payın mutlaka
kendilerine verilmesi gerektiğini ifade etmektedir. İkinci âyet
ise İslâm’ın getirdiği en geniş kardeşlik ve
en insanî dayanışma anlayışı ve sosyal adalet
prensibi içinde, mirasta payı olmayan -nisbeten- uzak akrabaya, o
civarda bulunan fakir fukaraya da mirastan bir şeyler verilmesini,
gönüllerinin alınmasını, emeksiz elde edilen servete
karşı muhtemel menfi duyguların önlenmesini
emretmektedir.
9.
Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları
takdirde (halleri ne olur) diye korkacak olanlar (yetimlere haksızlık
etmekten) korkup titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve
doğru söz söylesinler.
Yetimlerin
veli ve vasileri, onlara kendi çocuklarına davranılmasını
istedikleri gibi davranmalıdırlar; çünkü kendi çocukları
da bir gün yetim ve çaresiz kalabilir.
10.
Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler
şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış
olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.
11.
Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe,
kadının payının iki misli (miras vermenizi)
emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının
üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa
yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından
her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer
çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise,
anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri
varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu
paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır.
Babalarınız ve oğullarınızdan
hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu
bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır
(paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
İslâm’ın
miras hukukunda, paylar ile mükellefiyetler arasında dengeleme
yolu tutulmuş, daha çok harcama yapmak mecburiyetinde olanlara çok,
daha az harcama durumunda olanlara az hisse verilmiştir. İslâm
aile hukukuna göre evlenirken mehir verecek, düğün masrafı
yapacak olan erkektir. Evlendikten sonra da gerek muhtaç olan yakın
akrabasına ve gerekse eş ve çocuklarına bakacak, onlara
yiyecek, giyecek, mesken gibi asgari ihtiyaçları temin edecek yine
erkektir. İşte bu sebepledir ki, genellikle mirasta erkeklerin
payı, kadınlarınkinin iki misli olmuştur.
12.
Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin,
eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının
yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının
dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız
vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın
dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz
varsa, bıraktığınızın sekizde biri
onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının,
anababası ve çocukları bulunmadığı
halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa
ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine
altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire
ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan
sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır.
Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle
bilendir, halîmdir.
Kelâle
şeklinde, malı yan hısımlarına kalan kimselerin
paylarını açıklayan kısımda geçen erkek kardeş
ve kız kardeşten maksat, ana bir kardeşlerdir. Öz kardeşlerin
durumu sûrenin sonunda açıklanacaktır.
13.
Bunlar, Allah'ın (koyduğu) sınırlardır.
Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden
ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı
kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş
budur.
14.
Kim Allah'a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını
aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe
sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.
Hukuk
sistemleri, vârislerin alacağı paylarda olduğu gibi, yakınlık
ve uzaklık derecelerine göre akrabanın vâris olup olmayanını
tayin konusunda da farklı telakki ve uygulamaları benimsemişlerdir.
Mesela İslâm dışı bazı sistemlerde ölenin çocukları
varsa ana-babası vâris olamamaktadır. İslâm miras
hukuku payları dağıtırken âdil denge esasına
riayet ettiği gibi, vârisleri tayin ederken de yakınlık
derecesi ile beraber faydayı gözönüne almış, dünya ve
ahiret hayatında ölüye faydası dokunan ve dokunacak olan
akrabayı mirastan mahrum etmemiştir.
15.
Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı
aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik
ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye
yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde
hapsedin.
16.
İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin; eğer
tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip
eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tevbeleri çok kabul
eden ve çok esirgeyendir.
17.
Allah'ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük
edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte
Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi
bilendir, hikmet sahibidir.
18.
Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine
ölüm gelip çatınca «Ben şimdi tevbe ettim»
diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe
yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.
19.
Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size
helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça,
onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz
için de kadınları sıkıştırmayın.
Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız
(biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı
kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış
olabilirsiniz.
İslâm’dan
önce Araplar kadına çok kötü muamele ediyor, bu cümleden
olarak kocası ölen kadını, onun miras bıraktığı
mal gibi telakki ediyorlar, kadın istemese bile onunla evlenme veya
onu başkasıyla evlendirme hakkına sahip olduklarını
düşünüyorlar, kadını kullanarak maddi menfaat sağlama
yoluna gidiyorlardı. Âyet bütün bu haksızlıklara son
vermiş, kadına lâyık olduğu hakları getirmiştir.
20.
Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka
bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir
vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın.
Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri
alır mısınız?
İslâm’da erkek, evleneceği kadına, mehir adıyle
bir mal verir. Bunun miktarı örf, âdet ve emsale göre tayin
edilir. Mehir kadının hakkı, onun özel malıdır,
peşin verilmemiş ise kocasının boşaması
veya ölmesi halinde kadına derhal ödenmesi gerekir. Erkeklerin,
çeşitli yollar ve desiselerle bu hakkı kısmen veya
tamamen yemeleri, verdiklerini zorla geri almaları meşru değildir.
21.
Vaktiyle siz birbirinizle haşir-neşir olduğunuz
ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu
halde onu nasıl geri alırsınız!
Bir
kadınla evlenip birleşen veya birleşecek bir ortamda başbaşa
kalan (halvet olan) koca, onu boşadığı takdirde
mehrin tamamını öder. Âyette «birbirinizle haşir-neşir
olduğunuz» denilerek bunlara işaret edilmiştir. Birleşme
ve halvet olmadan boşanma halinde ise, kadın mehrin yarısına
hak kazanmış olur.
22.
Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın
evlendiği kadınlarla evlenmeyin; çünkü bu bir hayasızlıktır,
iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur.
İslâm
öncesi Arapların üvey anneleri ile evlenme şeklindeki çirkin
bir âdetini daha ortadan kaldıran bu âyetten sonra müslümanların,
başka kimlerle evlenmelerinin caiz olmadığı 23.
ayette bildirilmektedir.
23.
Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz,
halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları,
kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız,
süt bacılarınız, eşlerinizin anaları,
kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup
evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.
Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz birleşmemişseniz
kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur.
Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri
ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı;
ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı
ve esirgeyicidir.
Âyetin
«nikâhlanıp da birleşmediğiniz kadınların kızları
ile evlenmenizde mahzur yoktur» meâlindeki kısmından maksat,
anası nikâh altında iken onun kızını da almak
değildir. Caiz olan, bir erkeğin nikâhlayıp da kendisi
ile birleşmeden boşadığı kadının başkasından
olma kızı ile evlenmedir. Âyette evlenilmesi kesin olarak
yasaklananlar dışında kalan akraba ile evlenmek, bazı
şart ve zaruretler icabı câiz kılınmış
olmakla beraber, hadisler akraba olmayanlarla evlenmeyi tavsiye etmiştir.
24.
(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna,
evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın
size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu
olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini
vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan
faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış
olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar
indirim için) karşılıklı anlaşmanızda
size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet
sahibidir.
Bazı
dinlerde ve bunlara dayalı hukuklarda kadın, kendisi ile
evlenecek olan erkeğe vermek üzere mal (dırahoma) edinir;
yani bu sayede erkeklerin kendisine rağbet etmelerini sağlamaya
çalışır. İslâm’da ise kadın bizatihî değerlidir.
Onun malına değil, kendisine rağbet edilir. Bunu
sembolize etmek üzere de kadın değil, onunla evlenmek isteyen
erkek ona bir şeyler verir ki, buna mehir denilmiştir.
25.
İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü
yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç
kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın.
Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep
aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda
fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina
etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve
sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayıp
alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten
sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların
cezasının yarısı (uygulanır). Bu
(cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten
korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır.
Allah çok bağışlayıcı ve
esirgeyicidir.
Zina
kesin olarak haramdır. Bir ücret karşılığında
anlaşarak geçici bir zaman için evlenmek meşru değildir.
Metres ve dost tutmak da zinanın başka çeşitleridir. Bir
müslümanın evlilik ihtiyacı karşısında yapacağı
şey, imkânı varsa öncelikle bir mümin ve hür hanımla
evlenmektir; müslüman olmayan ehl-i kitap kadınlarla evlenmesi de
caizdir. Sonra sırasıyla mümin cariye ve mümin olmayan
cariye ile evlenmek gelir. Cariye bir başkasına ait olduğu
için onunla evlenmenin bazı mahzurları vardır; bu
sebeple cariye ile evlenmekten ise sabredip, imkânın elvermesini
beklemek insan için daha hayırlıdır. Âyetin cariyelere
«kızlarınız» diyen ve «bütün insanların aynı
kökten geldiklerini, insan evlâdı olduklarını» düşünerek
onların hor görülmemesini, onlarla evlenmekten çekinilmemesini
isteyen kısmı İslâm’ın insana verdiği değer
bakımından önemli vesikalar mahiyetindedir. İslâm’da
köle ve cariyenin tek aslî kaynağı savaştır. Savaş
esirleri için tek alternatif kölelik ve cariyelik değildir. Esir,
köle ve cariye statüsüne geçirilmiş ise bu takdirde onlara yapılan
muamele hür insanlarınkine oldukça yakındır ve hedef
hidayete ermelerini temindir.
26.
Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki
(iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı
bağışlamak istiyor. Allah hakkıyle
bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.
27.
Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine
uyanlar (kötü arzuların esiri olanlar) ise büsbütün
yoldan çıkmanızı isterler.
28.
Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan
zayıf yaratılmıştır.
Şu
halde dinî teklifler ve vazifeler birer yük değildir; tam aksine
insanı dünya ve ahiret hayatında çıkmaza düşmekten,
altından kalkamayacağı veya kendisine fayda yerine zarar
getirecek olan iş ve davranışlara girmekten alıkoyan,
böylece yükünü hafifleten temrinler, düzenlemeler ve irşadlardır.
29.
Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya
dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı,
bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp
vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz
Allah, sizi esirgeyecektir.
30.
Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu (haram
yemeyi veya öldürmeyi) yaparsa (bilsin ki) onu ateşe
koyacağız; bu ise Allah'a çok kolaydır.
Karşılıklı
rızaya dayanan mal-para, emek-ücret vb. mübadele çeşitleri,
hem fertler, hem de, onların teşkil ettiği toplum için
faydalıdır; bu sebeple de meşrudur. Rızasız ve
haksız kazançlar ise geçici refah ve menfaatler sağlamakla
beraber arkasından isyanlar, ihtilâller ve felâketler getirir. Âyet
«başkasının malını» demek yerine, «mallarınızı»
demek suretiyle «millî servet» mefhumuna ışık
tutmaktadır. Malî haksızlıkların getirdiği felâketlerden
birisi ve belki en önemlisi katildir; haksızlıkla ve haram
yollardan servet yapmak, fert ve cemiyet olarak adım adım ölüme
gitmek demektir. Çünkü, ferdî intikam duygusu, ferdî öldürmelere
yol açarken, sosyal sınıflar arası intikam duygusu da
sosyal patlamalara ve ihtilâllere sebep olmaktadır.
31.
Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan
kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı
örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.
İnsanlar,
melekler gibi yaratılışları icabı günahtan
korunmuş değildir, günah ve suç işleme kabiliyetleri de
vardır, faziletleri de. Faziletleri, nefsânî arzularına karşı
verdikleri mücadeleden gelmektedir. Kul elinden geleni yapınca
Mevlâ, ufak tefek kusurları örtecek, yüze vurmayacaktır.
32.
Allah'ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı
şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı)
hasretle arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından
nasipleri var, kadınların da kazandıklarından
nasipleri var. Allah'tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah
her şeyi bilmektedir.
Allah
her kuluna, kabiliyet ve çalışmasına göre nimetler,
nasipler vermiştir; başkasında olana göz dikmek, onun
hasretini çekerek ömür geçirmek yerine, herkesin kendisindekini görmesi,
onun kıymetini bilmesi ve isteyeceğini Allah’ın lütfundan
istemesi gerekir.
33.
(Erkek ve kadından) her biri için, ana, baba ve akrabanın
bıraktığından (hisselerini alacak olan) vârisler
kıldık. Yeminlerinizin bağladığı
kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her
şeyi görmektedir.
«Yeminlerin
bağladığı kimseler» cahiliye devrinde âdet olan
bir nevi mukaveleli mirasçılar olup, başka bir âyetle (Enfâl
8/75) hükmü kaldırılmıştır. Bir başka
anlayışa göre bunlardan maksat eşlerdir ve âyet
neshedilmemiştir.
34.
Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine
üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama
yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi
ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır.
Allah'ın kendilerini korumasına karşılık
gizliyi (kimse görmese de namuslarını)
koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe
ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları
yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola
gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık
onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü
Allah yücedir, büyüktür.
Erkeklerin
maddi ve manevi özellikleri ile ekonomik rolleri onların aile
reisi olmalarını tabiî kılmıştır. Aile küçük
bir toplumdur. Toplum düzenle yaşar. Düzen ise bir reisi, bir
idareciyi zaruri kılar. İslâm’da devlet başkanından
aile reisine kadar her idareci ilâhî talimata göre hareket etmek, yönetmek
mecburiyetindedir; şu halde onlara itaat bu talimata itaat
demektir. İdare eden veya edilen bu talîmatın dışına
çıkar, itaatsizlik ederse müeyyide uygulanır. Burada bahis
mevzuu olan zevcenin itaatsizliğidir. Çare olarak önce öğüt
vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra da dövme tavsiye edilmiştir.
Kur’an’ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.) hiçbir
zaman kadın dövmediği gibi, «Kadını eşek döver
gibi dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız
olacak şey midir?» buyurarak ümmetini uyarmıştır.
Dövme müeyyidesi kullanıldığı takdirde kadının
canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak şekilde
uygulanması gerektiğini de ifade buyurmuştur. Şu
halde dayağı İslâm getirmemiş, aksine onu
hafifleterek ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Ayrıca kadına
da, kocasından şikâyetçi olması halinde hakem ve hakime
başvurma, hakkını arama imkânı vermiştir.
35.
Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından
korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının
ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak
isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah
her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.
36.
Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın.
Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya,
uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya,
ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi
ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen
ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.
Allah’a
kul olmanın gereği böyle bir ahlâka sahip bulunmaktır;
kaba-saba, haksız, zalim, cimri, herkese kötülük eden...
kimseler yalnızca bazı ibadetleri yapmakla Allah katında
makbul bir kul olamazlar.
37.
Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye
eden, Allah'ın kendilerine lütfundan verdiğini
gizleyen kimselerdir. Biz, kâfirler için alçaltıcı
bir azap hazırladık.
38.
Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını,
insanlara gösteriş için sarfedenler de (ahirette azaba dûçâr
olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü
bir arkadaştır o!
39.
Allah'a ve ahiret gününe iman edip de Allah'ın
kendilerine verdiğinden (O'nun yolunda) harcasalardı
ne olurdu sanki! Allah onların durumunu hakkıyle
bilmektedir.
40.
Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez.
(Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük
ise, onun cezasını adaletle verir.) İyilik olursa
onu katlar (kat kat arttırır), kendinden de büyük mükâfat
verir.
41.
Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de
onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice
olacak!
Bütün
peygamberler ümmetlerine aynı iman esaslarını getirmiş
ve tebliğ etmişlerdir. Nizam ve ahlâk sahasında ise
-prensipler değişmemekle beraber- medenî ve ictimaî şartlara
göre şekiller ve uygulamalar değişmektedir. Son
Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.) insanların ilim ve medeniyetçe
en ileri devrelerinde onlara rehber olacak en kâmil dini getirmiş
ve tebliğ etmiştir. Peygamberlerinin getirdikleri iman ve
nizamı değiştiren veya inkâr edenler ahirette muhakeme
edilecek ve peygamberleri de onlar aleyhine şahitlik edeceklerdir.
Hâtemü’l-enbiyâ (s.a.) ise bütün peygamberlerin lehinde şahitlik
ederek onları tasdik eyleyecektir.
Buhârî’nin
rivayetine göre Resûlullah (s.a.) sahâbî İbn Mes’ûd’dan,
kendisine Kur’an okumasını istemiş, onun: «O, sana
indirildiği halde ben mi sana okuyacağım?» demesi üzerine:
«Evet, onu başkasından dinlemek hoşuma gidiyor» buyurmuştur.
İbn Mes’ûd bundan sonrasını şöyle anlatıyor:
Nisâ sûresini okudum. 41. âyete (bu âyete) gelince Resûlullah
(s.a.) «şimdilik yeter» dedi, bir de baktım ki gözlerinden
yaşlar boşanıyor!
42.
Küfür yoluna sapıp peygamberi dinlemeyenler o gün yerin
dibine batırılmayı temenni ederler ve Allah'tan
hiçbir haberi gizleyemezler.
43.
Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi
bilinceye kadar- cünüp iken de -yolcu olan müstesna- gusül
edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta
olur veya bir yolculuk üzerinde bulunursanız, yahut sizden
biriniz ayak yolundan gelirse, yahut kadınlara dokunup da
(bu durumlarda) su bulamamışsanız o zaman temiz
bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinize ve ellerinize sürün.
Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.
Abdest
alması veya gusletmesi gereken bir müslüman su bulamadığı
takdirde toprak ve yeryüzü cinsinden bir şeyle teyemmüm eder.
Teyemmüm hem abdest, hem de gusül yerine geçer. Ayrıca suyu
kullanmaya engel olan hastalık, korku, suyun uzakta olması
gibi bazı özür ve durumlar da teyemmümü câiz kılar.
44.
Kendilerine Kitap'tan nasip verilenlere baksana! Sapıklığı
satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı
istiyorlar!
45.
Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir.
Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı
olarak da Allah kâfidir.
46.
Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler,
dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak
(Peygambere karşı) «İşittik ve karşı
geldik», «dinle, dinlemez olası», «râinâ» derler. Eğer
onlar «İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet»
deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı
ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği
kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir.
Artık pek az inanırlar.
Yahudiler
Allah’ın kendilerine gönderdiği kitabı tahrif etmiş,
kelime ve cümlelerin yerlerini değiştirmiş, manalarını
saptırmış, gerçekleri ve bu arada Hz. Peygamberin geleceğini
müjdeleyen kısımları örtmüş, bozmuş ve inkâr
etmişlerdir. Resûlullah’ın zamanında da ilk anda kötü
maksatlarını belli etmeyecek sözler kullanarak onu tahkir
etmek ve kinlerini tatmin eylemek yoluna gitmişlerdir. Meselâ «râinâ»
kelimesi «bizi gözet» manasına gelir, aynın kesresi biraz
uzatılarak söylenirse «râînâ: bizim çobanımız»
manasına gelir. İşte buna benzer kelime oyunları ile
akıllarınca Peygambere hakaret ediyorlardı. Âyet, onların
oyunlarını bozmakta ve haklarında hayırlı
olacak yolu göstermektedir.
47.
Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz
ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi
adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size
gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab'a)
iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.
Âyette
geçen «sebt», yahudilerce mukaddes olan cumartesi günüdür.
Cumartesi adamlarından maksat, gerekli bulunduğu halde
cumartesi gününe saygı göstermeyen, bu ve benzeri günahlarından
dolayı lânetlenen bazı yahudilerdir.
48.
Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz;
bundan başkasını, (günahları) dilediği
kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan
kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.
49.
Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin! Hayır,
Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl
payı kadar haksızlık görmez.
50.
Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık
bir günah olarak bu (onlara) yeter!
51.
Kendilerine Kitap'tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve
bâtıla (tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler
için: «Bunlar, Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır»
diyorlar!
Ehl-i
kitaptan Kâ’b b. el-Eşref Medine’den Mekke’ye gelmiş, müşrikleri
Hz. Peygamber ve müslümanlar aleyhine kışkırtarak
beraber mücadeleye çağırmıştı. Bu arada müşrikler
«Bizim dinimiz mi, yoksa Muhammed’in dini mi haktır, hangimiz doğru
yoldayız?» diye sormuşlar ve «Siz doğru yoldasınız»
cevabını almışlardı. 51. âyet bu hadise üzerine
nâzil olmuştur.
52.
Bunlar, Allah'ın lânetlediği kimselerdir; Allah'ın
rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli)
kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.
53.
Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir
nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi
(kadar bir şey bile) vermezlerdi.
54.
Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeyler için
insanlara hased mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna Kitab'ı
ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik.
55.
Onlardan bir kısmı İbrahim'e inandı, kimi de
ondan yüz çevirdi; (onlara) kavurucu bir ateş olarak
cehennem yeter.
56.
Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir
ateşe sokacağız; onların derileri pişip
acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle
değiştiririz ki acıyı duysunlar! Allah daima
üstün ve hakîmdir.
57.
İnanıp, iyi işler yapanları da, içinde
ebediyen kalmak üzere girecekleri, zemininden ırmaklar
akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz
eşler vardır ve onları koyu (tatlı) bir gölgeye
koyarız.
Buraya
kadar meâllerini verdiğimiz on üç âyet (45-47. âyetler) müşrik,
putperest, ehl-i kitap... kâfirlerin psikolojilerini tahlil ederek
davranışlarının sebeplerini ve âkıbetlerini açık
bir şekilde ortaya koyuyor ve müminlerin ibret almalarını
istiyor.
58.
Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve
insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi
emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor!
Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.
Âyetin
emanet ve adalete riayet emri ebedî ve genel bir düstur olmakla
beraber, güzel de bir nüzul sebebi vardır: Hz. Peygamber (s.a.)
Mekke’yi fethedince, Kâbe’ye bakan Osman b. Talha kapıyı
kilitlemiş, Kâbe’nin üzerine çıkmış ve anahtarı
vermeyi reddederek: «Senin peygamber olduğunu bilseydim onu
verirdim» demişti. Hz. Ali anahtarı zorla ondan aldı,
kapıyı açtı, Hz. Peygamber içeri girerek iki rekat
namaz kıldı, çıkınca amcası Abbas, anahtarı
ve şerefli bir görev olan bakıcılığı
kendisine vermesini istedi. İşte bu münasebetle 58. âyet nâzil
oldu. Efendimiz, Hz. Ali’ye «anahtarı eski vazifeliye vermesini
ve ondan özür dilemesini» emretti. Bu olay Osman b. Talha’nın
da müslüman olmasına sebep teşkil etmiştir.
59.
Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan
ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta
anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahirete
gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resûl'e götürün
(onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha güzeldir.
60.
Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını
ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları
kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde
muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları
büsbütün saptırmak istiyor.
59.
âyet müslümanların bilgi ve hüküm kaynaklarını sıralamış,
sonradan «Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas» şeklinde formülleştirilen
kaynakların temelini koymuş, anlaşmazlık çıkarsa
çözümün bu kaynaklara başvurularak aranmasını emretmişti.
Buna rağmen bir münafığın hasmına, «Resûlullah
yerine Kâ’b b. el-Eşref’e başvuralım» demesi bu âyetin,
nüzulüne sebep teşkil etmiş, âyet her yer ve zamanda emsali
bulunan münafıkların maskesini indirmiştir.
Tâğut:
Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce
verilen addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir.
Bu ve müteakip beş âyetin, yukarıda zikredilen nüzul sebebi
bu kelimenin anlamını belirlemede yardımcı olur.
61.
Onlara: Allah'ın indirdiğine (Kitab'a) ve Resûl'e
gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların
senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.
62.
Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına
bir felâket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve
arayı bulmak istedik, diye yemin ederek sana nasıl
gelirler!
63.
Onlar Allah'ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir;
onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara,
kendileri hakkında tesirli söz söyle.
64.
Biz her peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat
edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine
zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı
dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı
ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.
65.
Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık
hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın
(onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş
olmazlar.
İman,
kuru bir sözden ibaret değildir; gönülden bağlanmak,
inanmak ve kabullenmektir. Hem «Allah ve Resûlü’ne inandım»
deyip, hem de hükümlerine razı olmamak tipik münafıklık
alâmetidir. «Şeriatın kestiği parmak acımaz»
denilmiştir; acımaz, çünkü müminin kalbinde o acıyı
unutturacak kadar büyük bir iman vardır.
66.
Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan
çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden
pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer
kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için
hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha
pekiştirici olurdu.
67.
O zaman elbette kendilerine nezdimizden büyük mükâfat
verirdik.
68.
Ve onları dosdoğru bir yola iletirdik.
Hz.
Âişe’nin anlattığına göre birisi Resûlullah’a
gelip şöyle demişti: «Ey Allah’ın Resûlü! Seni
kendimden, çoluk çocuğumdan daha çok seviyorum. Evimde iken hatırlayınca
sabredemiyorum, hemen gelip seni görüyorum. Benim ve senin öleceğimizi
düşününce anladım ki sen cennete girdiğin zaman
peygamberlerle beraber yüce makamlara götürüleceksin, ben ise
cennete girsem bile zannederim seni göremiyeceğim!» Hz. Peygamber
bu samimi tehassüre cevap vermemiş, beklemişti. 69. âyet nâzil
oldu.
69.
Kim Allah'a ve Resûl'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın
kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler,
şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel
arkadaştır!
70.
Bu lütuf Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter.
71.
Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa
çıkın, yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın.
Barış
içinde yaşamak arzu edilir bir şey olmakla beraber, tarih
boyunca devamlı gerçekleştiği görülmemiştir. Uzun
tecrübelerden sonra sulh, dirlik ve düzenlik isteyenlerin ancak savaşa
hazır olmakla bunu elde edebilecekleri anlaşılmış,
«Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh» denilmiştir.
İslâm meşrû müdafaa için, yeryüzünden zulmü, baskıyı
kaldırmak, gerçek din ve vicdan hürriyetini sağlamak için
savaşa izin vermiş, müslümanları cihada çağırmıştır.
Müslümanların vazifesi her zaman cenge hazır olmak, fakat meşrû
sebep bulunmadıkça onu yapmamak, hazırlığı
sulhun teminatı kılmaktır.
72.
İçinizden bazıları vardır ki (cihad
konusunda) pek ağırdan alırlar. Eğer size
bir felâket erişirse: «Allah bana lütfetti de onlarla
beraber bulunmadım» der.
Burada
«ağırdan alırlar» denilen kimseler çeşitli
bahanelerle savaşa katılmak istemeyen, katılanları
da engellemeye çalışan münafıklardır.
73.
Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse -sanki sizinle
onun arasında (zahirî) bir dostluk yokmuş gibi- «Keşke
onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir başarı
kazansaydım!» der.
74.
O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında
satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda
savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona
yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.
75.
Size ne oldu da Allah yolunda ve «Rabbimiz! Bizi, halkı
zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından
bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı
yolla!» diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar
uğrunda savaşmıyorsunuz!
Mekke’nin
fethinden önce orada kalıp Medine’ye göç edemeyen müslümanlar
zalim, müşrik Mekke’lilerden büyük işkenceler görmüş,
cefalar çekmiş ve Allah’a iltica ederek O’ndan yardımcı
göndermesini dilemişlerdi. Âyet buna işaret etmekle beraber,
dünyanın neresinde olursa olsun, zulüm ve haksızlığa
uğramış çaresizlere müslümanların yardım
etmelerini ve gerekirse onların uğrunda savaşmalarını
istemektedir.
76.
İman edenler Allah yolunda savaşırlar,
inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan)
yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına
karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın
kurduğu düzen zayıftır.
77.
Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın
ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra
onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir
gurup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku
ile insanlardan korkmaya başladılar da «Rabbimiz!
Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye
kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan)
olmaz mıydı?» dediler. Onlara de ki: «Dünya
menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır
ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.»
78.
Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve
sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik
dokunsa «Bu Allah'tan» derler; başlarına bir kötülük
gelince de «Bu senden» derler. «Hepsi Allah'tandır» de.
Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!
79.
Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük
ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit
olarak da Allah yeter.
78
ve 79. âyetler birlikte değerlendirildiğinde, İslâm’ın
hayır, şer, kaza ve kader mevzularındaki inanç ve düşüncesine
ışık tuttuğu görülür. İnsanlar umumiyetle
elde ettikleri başarı ve iyi neticeleri kendilerine (veya
inananlar Allah’a) mal ederler. Felâket, kötülük ve başarısızlıkları
ise yükleyecek birisini ararlar; kendilerini kınamak ve suçlamaktan
kaçarlar. Halbuki her şeyi yaratan Allah’tır; her şey
O’nun takdir ve kudreti ile var olur. Ancak Allah, hiçbir kimse için
doğrudan doğruya felâket ve kötülüğe rıza göstermez;
kulun işlediği her günah, suç ve kötülükte bizzat kendi
iradesi devreye girer ve Allah, kulu öyle istediği için,
iradesini o yolda sarfettiği için öyle yaratır. Şu
halde kul kâsibdir; hak eder, murat eder, Allah hâlıktır;
kulun iradesine göre yaratır.
80.
Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene
gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!
81.
«Başüstüne» derler, ama yanından ayrılınca
onlardan bir kısmı, senin dediğinden başkasını
gizlice kurar. Allah da onların gizlice kurduklarını
yazar. Sen onlara aldırma ve Allah'a dayan; sana vekil
olarak Allah yeter.
İnanmadıkları
halde öyle görünen münafıklar Resûlullah’ın huzurunda
iken, O ne söylerse kabul ediyor ve itaatkâr görünüyor; huzurundan
ayrılıp kendi başlarına kalınca bilhassa
geceleri gizli planlar ve tuzaklar hazırlıyorlardı.
82.
Hâla Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler
mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından
gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık
bulurlardı.
Kur’an-ı
Kerim, hem ifade bakımından, hem mana ve hüküm bakımından
bir bütünlük arzetmektedir. İnsanların söylediği sözler,
güzellik ve düzgünlük bakımından daima aynı olmaz.
Yazan ve söyleyenin içinde bulunduğu hal ve şartlara göre
değişir. Kur’an’ın ifade ve üslûbu ise baştan
sona emsalsiz bir güzellik ve düzgünlük içindedir. Bu sözlerin
ihtiva ettiği mana, hüküm ve haberler de, yaratılış
öncesinden ebediyete kadar hemen her şeye temas ettiği halde
tam bir tutarlılık, bütünlük, sıhhat ve uyum
arzetmektedir. Yalnızca bunları düşünmek ve tesbit
etmek bile, Kur’an-ı Kerim’in insan eseri olmadığını,
Allah’tan gelmiş bulunduğunu anlamaya yetecektir.
83.
Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu
yayarlar; halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki
sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin
içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.
Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız
müstesna, şeytana uyup giderdiniz.
84.
Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası
(sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik
et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle
size zarar vermelerini önler). Allah'ın gücü daha çetin
ve cezası daha şiddetlidir.
85.
Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten
bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık
ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin
karşılığını vericidir.
Toplum
hayatı birçok halde aracılığı gerekli kılar.
Kendisinden aracı olması istenen kimse neye aracı olduğuna
dikkat etmek mecburiyetindedir; çünkü neticeden onun da günah-sevap,
fayda-zarar bakımlarından payı olacaktır.
86.
Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de
ondan daha güzeli ile selamlayın; yahut aynı ile karşılık
verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını
arayandır.
Selam,
müslümanlar arasında sevgi ve barış sağlayan,
mevcut sevgi ve samimiyeti artıran güzel bir vasıtadır.
Selamı
veren, sevgi ve iyi niyetini ifadede öncülük ettiğinden, selamı
alan da bir-iki kelime fazlasıyla cevap vererek bu güzel davranışa
karşılık vermelidir.
87.
Allah -ki ondan başka hiçbir tanrı yoktur- elbette
sizi kıyamet günü toplayacaktır, bunda asla şüphe
yoktur. Söz bakımından Allah'tan daha doğru kim
vardır!
88.
Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız?
Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden baş aşağı
etmiştir (küfürlerine döndürmüştür). Allah'ın
saptırdığını doğru yola getirmek
mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı
kimse için asla (doğruya) yol bulamazsın!
Allah,
peygamberler ve kitaplar göndererek insanların akıl ve
iradelerine yardımcı olmuş, onlara hidayeti, yolların
en doğrusunu göstermiş, ona davet etmiştir. Bütün
bunlara rağmen aklını ters çalıştıran ve
sapık yollara iradesiyle yönelen kimselerin sapmalarına da
izin vermiş, iradelerine uygun neticeyi yaratmıştır.
Allah’ın saptırması bu manadadır ve bunca inayete
rağmen sapanları kimse yola getiremez.
89.
Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit
olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar
onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse
onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve
hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.
90.
Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir
topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi
toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin) den yürekleri
sıkılarak size gelenler müstesna. Allah dileseydi
onları başınıza belâ ederdi de sizinle savaşırlardı.
Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de
sizinle savaşmazlar ve size barış teklif
ederlerse bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola
girme hakkı vermemiştir.
91.
Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen
başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her
ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı
dalarlar (daldırılırlar). Eğer sizden uzak
durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çekmezlerse onları
yakalayın, rastladığınız yerde öldürün.
İşte onlar üzerine sizin için apaçık yetki
verdik.
87-91.
âyetler bahis mevzuu olan kâfirler Medine dışındaki münafıklardır.
Bunların bir kısmı Mekke’de kalmış, hicret
etmemiş ve müşriklerle işbirliği yapmışlardır;
bunlar müslümanların düşmanı oldukları ve onlara
karşı savaştıkları için bulundukları
yerde imha edileceklerdir. Bir kısmı müslümanlar ile aralarında
saldırmazlık antlaşması bulunan toplumlara sığınmışlar,
diğer bir kısmı da hem müslümanlarla hem de kendi
toplumlarıyla savaşmak istemeyip tarafsızlığı
tercih etmişler ve müslümanlarla sulh yapmaya, iyi geçinmeye
temayül göstermişlerdir. Bu son iki kısım kendi
hallerine bırakılacak, onlarla savaşılmayacaktır.
92.
Yanlışlıkla olması dışında
bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla
bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azat etmesi ve
ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir.
Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış
ola. (Bu takdirde diyet vermez). Eğer öldürülen mümin
olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mümin
bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle
aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine
teslim edilecek bir diyet ve bir mümin köleyi azat etmek
gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından
tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması
lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet
sahibidir.
93.
Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde
ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş,
onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.
İslâm
ceza hukukuna göre bir müslümanı haksız yere ve bilerek öldüren
kimsenin cezası kısas, yani idamdır. Bunu affetme selâhiyeti
yalnızca maktülün ailesine aittir; bunlar isterlerse kısas
yerine diyet talep ederler ve isterlerse her ikisini de bağışlarlar.
Bu takdirde devletin ta’zir yoluyla -daha hafif bir şekilde-
cezalandırma selâhiyeti vardır. Kısas ile ilgili âyet
2. sûrede geçmiştir (178-179). Buradaki âyet ise manevi ve uhrevî
cezayı açıklamaktadır. Bir mümini yanlışlıkla;
meselâ av hayvanı zannederek veya muharip düşman sanarak...
öldüren kimsenin de maddî ve mânevi cezaları vardır; bu
cezalar, maktûlün mensup bulunduğu topluma göre değişmektedir.
Maktülün âilesi müslüman ise öldürene iki ceza vardır: 1.
Maktülün ailesine vereceği diyet; bu da yüz deve veya bunun başka
mallardan karşılığı kadar bir meblâğdır.
Diyeti, öldürenin ailesi öder, bunların gücü yetmez ise
devlete başvurur, maliyenin ödemesini talep ederler. 2. Yanlışlıkla
da olsa bir hayata son verdiği için, bir mümin köleyi hürriyete
kavuşturmak suretiyle topluma ilâve edeceği hür bir hayat. Köle
azat etmeye gücü yetmeyenler ise iki ay aralık vermeden oruç
tutarlar. Maktülün ailesi müslümanlara düşman bir toplum ise,
onlara mal vererek kuvvetlendirmek müslümanların aleyhine olacağı
için diyet ödenmez.
94.
Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız
zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının
geçici menfaatine göz dikerek «Sen mümin değilsin»
demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız
ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti;
o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün
yaptıklarınızdan haberdardır.
Bir
akın sırasında düşman bölgesinde bulunan bir kişi
«Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah» deyip müslümanlara
selam verdiği halde Üsâme b. Zeyd tarafından -korkudan böyle
davrandığı zannedilerek- katledilmiş ve sürüsü
zaptedilmiş idi. Akın dönüşü, hadise Resûlullah’a
haber verilince çok üzülmüş, hiddetlenmiş ve «Kalbini yarıp
baktınız da mı korkudan olduğunu anladınız!»
diye çıkışmıştı. Üsâme’nin pişman
olması ve yalvarması üzerine Hz. Peygamber onun için istiğfar
etmiş, Üsâme’ye bir köle azat etmesini emretmiştir.
95.
Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında-
oturanlarla malları ve canlarıyle Allah yolunda cihad
edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad
edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı.
Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama
mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.
96.
Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir.
Allah çok bağışlayıcı ve
esirgeyicidir.
97.
Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını
alırken: «Ne işde idiniz!» dediler. Bunlar: «Biz
yeryüzünde çaresizdik» diye cevap verdiler. Melekler de: «Allah'ın
yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!»
dediler. İşte onların barınağı
cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.
98.
Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup
hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır.
99.
İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok
affedicidir, bağışlayıcıdır.
100.
Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek bir çok güzel
yer ve bolluk (imkân) bulur. Kim Allah ve Resûlü uğrunda
hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse
artık onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok
bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Medine’ye
hicretten önce müslümanlar büyük acılar, işkenceler ve sıkıntılar
çekmiş, bir kısmı bu sebeple Habeşistan’a göç
etmişlerdi. Milâdî 622 yılında Hz. Peygamber ve ashâbı
Medine’ye göçtüler. Allah ve Resûlü uğruna her şeylerini
geride bıraktılar, Medine’de yepyeni bir toplum ve devlet
oluşturdular. Bu andan itibaren küfrün ve şirkin hakim
bulunduğu yerlerden Medine’ye hicret farz oldu; gerçekten çaresiz,
güçsüz ve bilgisiz olanlar dışında kalan her müslüman
hicret ile mükellef kılındı. Göç imkânları olduğu
halde imanlarını kurtarmaya ve İslâm devletini takviye
etmeye koşmayıp, evini barkını, yurdunu, eşini,
dostunu, mal ve mülkünü tercih edenlerin ve çaresizlik bahanesiyle
durumu idare edenlerin feci âkıbetini âyet tasvir etmektedir.
Bunlardan sonra sırayla, gerçekten âciz olanlar, hicrete teşebbüs
edip de Medine’ye varamadan yolda ölenler ve hicret yurduna ulaşanlar
gelmektedir. Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadise göre Mekke
fethinden sonra hicret mükellefiyeti ortadan kalkmıştır.
Ancak âyet, şartlar avdet ederse hicret mükellefiyetinin de avdet
edeceğine işaret etmektedir.
101.
Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin
size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı
kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler,
sizin apaçık düşmanınızdır.
102.
Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın
zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza
dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar,
böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde (diğerleri)
arkanızda olsunlar. Sonra henüz namazını kılmamış
olan (bu) diğer gurup gelip seninle beraber namazlarını
kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını
alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan
ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze birden
baskın yapsalar. Eğer size yağmurdan bir eziyet
olur yahut hasta bulunursanız silahlarınızı
bırakmanızda size günah yoktur. Yine de tedbirinizi
alın. Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı
bir azap hazırlamıştır.
103.
Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız
üzerinde yatarken (daima) Allah'ı anın. Huzura kavuşunca
da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz müminler
üzerine vakitleri belli bir farzdır.
101,
102 ve 103. âyetler, yolculukta ve tehlikeli durumlarda namazın
nasıl kılınacağını anlatmaktadır. Sünnet
ve tatbikattan anlaşıldığına göre yolculuk
halinde, dört rekâtlı namazların kısaltılarak iki
rekât kılınması için düşman tehlikesi şart
değildir. Seksen ilâ doksan kilometrelik bir mesafeyi katetmek üzere
yola çıkan her müslüman bu ruhsattan istifade eder. Düşman
veya beklenen tehlike karşısında kılınan farz
namazın âyette iki rekât olarak tarif edilmesi, ordunun aynı
zamanda seferî olmasındandır. Bu durumda cemaatle namazın
nasıl kılınacağı konusunda iki uygulama vardır.
Hanefîlere göre, birliklerin bir kısmı düşman karşısında
dururken diğer kısmı gelip imamın arkasında
namaza dururlar, birinci rekât tamam olunca yerlerine giderler, ikinci
kısım gelir ve imamla bir rekât da onlar kılar,
birinciler ile yer değişirler. Bu sırada imamın
namazı tamamlanmıştır. Bunlar imamın arkasında
imiş gibi (okumadan) namazlarını tamamlar ve yerlerine
giderler. Diğer kısım ise gelerek veya yerlerinde -yetişemedikleri
rekâtı kılıyormuş gibi- okuyarak namazlarını
tamamlarlar. Şâfiî ve Mâlikîlere göre, birinci gurup imamla
ilk rekâtı kılınca imam ikinci rekâtın kıyamında
bekler, bunlar namazlarını tamamlayıp yerlerine giderler
ve ikinci gurup gelir, imamla bir rekât kılarlar, imam son oturuşta
onları bekler, kalkıp bir rekât daha kılarlar ve imamla
beraber selâm verirler.
Namaz
en büyük zikirdir; Allah’ı anma şekillerinin en mükemmelidir.
Aklı eren kimse için onu terketmenin hemen hiçbir mâzereti
yoktur. Darlık zamanlarında ruhsatlar ve kolaylıklar vardır.
Genişlik ve huzur zamanlarında ise vakit ve erkânına riâyetle
tam olarak kılınır. Allah’ı anmak yalnızca
namaz haline münhasır olmamalı, müslüman her halinde
Allah’ı anmaktan gafil bulunmamalıdır.
|