Medine’de inmiştir. 286 âyettir. Kur’an’ın en
uzun sûresidir. Adını, 67-71. âyetlerde yahudilere
kesmeleri emredilen sığırdan alır.
Yalnız 281. âyeti Veda Haccında Mekke’de
inmiştir. İnanca, ahlâka ve hayat nizamına
dair hükümlerin önemli bir kısmı bu sûrede yer
almıştır.
Bismillâhirrahmânirrahîm
1.
Elif. Lâm. Mîm.
2.
O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler
(sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol
göstericidir.
3.
Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine
verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.
4.
Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman
ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.
5.
İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler
ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.
Kur’an sûrelerinden bazılarının
başında «el-hurûfu’l-mukattaa» denilen birtakım
harfler vardır ve bunlar bulunduğu sûreden bir
âyettir. Böyle manası açık olmayan âyetlere «müteşâbih» denir. Müteşâbih olan âyetin
gerçek manasını ancak Allah bilir. Bazı
âlimler ise onları «tevil» ederler. Buna göre Elif,
Lâm, Mîm harflerine şu manalar verilmiştir:
a)
İşte elinizdeki Kur’an’ın kelimeleri bu harflerden
teşekkül etmiştir. Buyurun, siz de benzerini yapın!
b)
Dikkatleri toplamak için bir edebî sanattır. Zira söze üstü
kapalı olarak başlamak sonra onu açmak daha fazla ilgi
uyandırır.
c)
Öğrenmenin harflerle başladığına
işarettir.
Müttakî,
takvâ sahibi demektir. Allah’ın azabından hakkıyla
korkan, O’nun buyruklarına karşı gelmekten
sakınan, rahmetine güvenip gerektiği gibi kulluk eden
kimselere Kur’an’da hep «müttakîler» denmiştir.
Gayba
iman, İslâm’ın «Âmentü»sünün kısaltılmış
ifadesidir. Manası: Allah’a, meleklere, kitaplara,
peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere, hayır ve
şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır. Kur’an’ın
pek çok yerinde «Gayba iman eder» veya «ederler» cümlesi
gelecektir. Bunların hepsi, iman esaslarının
kısaltılmış şeklidir.
Bakara
sûresinde söze, önce dikkatleri çeken harflerle başlanılmış,
hemen arkasından Kur’an’dan söz edilmiştir. Demek ki,
şu elinizdeki kitap (Kur’an) kendisinde şek ve şüphe
bulunmayan Allah kelâmı ve iyiler için doğru yol
rehberidir. Kur’an, bir rehberdir, yol göstericidir. Ancak kime yol
gösterir, kime rehberlik eder? İşte âyetlerde bu soruya
cevap verilmiş, öncelikle müttakî olup gayba inananlara yol
gösterdiği anlatılmıştır. Kur’an gerçekte
bütün insanlığa indirilmiştir. Ancak, sadece ona yönelen
ve onunla doğru yolu bulmak isteyenlere rehber olacaktır.
Burada
gayba imandan sonra «Kelime-i Şehâdet, namaz, zekât, oruç ve
hac»dan ibaret olan İslâm’ın beş temelinden sadece
«namaz ile zekât» zikredilmiştir. Bu iki temelin zikri,
örnekleme yoluyla diğerlerine de işarettir. Bu itibarla Kur’an’da
«namaz ile zekât» bu âyette olduğu gibi beraber
anıldığı vakit, beş temele işaret
edilmektedir.
6.
Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da
korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.
7.
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.
Onların gözlerine de bir çeşit perde
gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir
azap vardır.
8.
İnsanlardan bazıları da vardır ki,
inanmadıkları halde «Allah'a ve ahiret gününe inandık»
derler.
9.
Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri
aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar
ve bunun farkında değillerdir.
10.
Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da
onların hastalığını çoğaltmıştır.
Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için
elîm bir azap vardır.
11.
Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği
zaman, «Biz ancak ıslah edicileriz» derler.
12.
Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin
anlamazlar.
13.
Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman
edin, denildiği vakit «Biz hiç, sefihlerin (akılsız
ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!»
derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu
bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).
14.
(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları
vakit «(Biz de) iman ettik» derler. (Kendilerini saptıran)
şeytanları ile başbaşa
kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla
(müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.
15.
Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında
onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş
dolaşırlar.
16.
İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti
satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı
olmamış ve kendileri de doğru yola
girememişlerdir.
Cenab-ı Allah bu sûresinin başında önce yüce
kitabı Kur’an’dan, onun müttakîler için bir yol
gösterici ve hidayet kaynağı oluşundan, sonra
da gayba imandan ve İslâm’ın temelini
oluşturan ana vazifelerden söz etmiş ve bu arada
insanları inanç yönünden üç guruba ayırmıştır:
Birincisi
müminlerdir; onların vasıfları ilk beş âyette
özetlenmiştir.
İkincisi
kâfirlerdir; onların durumu da altıncı ve yedinci
âyetlerde özetlenmiştir.
Üçüncüsü,
münafıklardır; bunların durumları da geniş
bir şekilde ele alınarak 8. âyetten 21. âyete kadar geçen
âyetlerde açıklanmıştır.
Kur’an,
insanlığa doğru yolu göstermek için gönderilmiş
bir kitaptır. Bu itibarla ilk önce kendisine muhatap olan insanlığın
doğru veya yanlış inanç durumunu bunların
getirdiği mesuliyetleri, doğruya veya eğriye inanan
insanın dünyada ve ahirette karşılaşacağı
neticeleri izah etmiştir.
17.
Onların (münafıkların) durumu, (karanlık
gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş
yanıp da etrafını
aydınlattığı anda Allah, hemen onların
aydınlığını giderir ve onları
karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir
şeyi) görmezler.
Âyet, münafıkların
ilk anda İslâm’ın nurundan aydınlanıp müslüman
olmalarını, karanlık gecede yanan meş’aleye
ve ondan faydalananlara; sonra hemen küfre dönmelerini de o meş’alenin
sönüvermesine ve oradakilerin karanlıkta kalmalarına
benzetiyor.
18.
Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple
onlar geri dönemezler.
19.
Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde
boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve
şimşek bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin
durumu) gibidir. O münafıklar
yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla
parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki
Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
20.
(O esnada) şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış
gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca
orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine
çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah
dileseydi elbette onların kulaklarını
sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz
her şeye kadirdir.
21.
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk
ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah'ın
azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.
22.
O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de
(kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla,
size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı.
Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın.
23.
Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye
düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin,
eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri
şahitlerinizi (yardımcılarınızı)
da çağırın.
24.
Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız-
yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden
sakının. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır.
25.
İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden
ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O
cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak
yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu,
derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden
dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için
cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî
kalıcılardır.
Bu âyette, dünyada müslüman olup güzel işler yapan
ve gerçekten mümin olarak ahirete göçen kimselerin
alacakları mükâfatlar anlatılmış, orada
cennetliklere verilen nimetlerin dünyadakilere benzediğine
işaret edilmiştir. Ancak, ahiret nimetlerinin dünyadakilerle
aynı olduğu düşünülmemelidir. Nitekim,
Buhârî’nin «Bedü’l-halk» bahsinde rivayet ettiği
bir hadiste «Cennet ehline gözlerin görmediği,
kulakların işitmediği, kalplerden bile geçmeyen
nimetler verilir» denilmiştir.
26.
Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için)
sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal
getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle
misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu
bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle
ne murat eder? derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır,
birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği
misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü
bunlar birer imtihandır).
Bu âyette, sivrisinek ve ondan
daha zayıf yaratıklarla temsil getirilmesini küçümseyenlerin
aslında kendilerinin küçük ve değersiz
oldukları, o yüzden Allah’a iman etmedikleri anlatılmış,
bunlara değer verip iman edenlerin ise akıllı ve
değerli kimseler oldukları bildirilmiştir. Bunlar
birer imtihandır. İnsanlardan bir kısmı iman
eder, imtihanı kazanır, bir kısmı da
kaybeder.
27.
Onlar öyle (fâsıklar) ki, Allah'a kesin söz verdikten
sonra sözlerinden dönerler. Allah'ın, ziyaret edilip hal
ve hatırının sorulmasını istediği
kimseleri ziyaretten vazgeçerler ve yeryüzünde fitne ve fesat
çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.
Fâsık, hak yoldan sapan kimsedir. Kesin olarak verilen söz de
ehl-i kitabın Tevrat ve İncil’de geleceği bildirilen
âhir zaman Peygamberine iman edeceklerini söylemeleridir ki, gelince
iman etmediler ve sözlerinde durmadılar. İslâm’ın
çok değer verdiği akraba, komşu ve yakınlarla
ilgilenip bunlara yardım etmeyi terkettiler, fitne ve fesat
unsuru oldular, böylece hem dünyada hem de ahirette zarar
gördüler.
28.
Siz cansız iken size can veren Allah'ı nasıl inkâr
edersiniz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve
sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Bu
âyette, insanın ilk yaratılmasından önceki haline
«ölü» denilmesi, bazılarının iddia ettikleri gibi
tenâsüh ile ilgili değildir. Âyette insan hayatının
üç safhası anlatılmıştır: Yoktan
yaratılma, ölüm, ahirette tekrar dirilme. Esasen tenâsüh düşüncesi,
her insanın kendi amelinden sorumluluğu ve
dolayısıyla adalet ilkesine ters düşmektedir.
29.
O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra
(kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi gök
olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi
hakkıyla bilendir.
30.
Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife
yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih
ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak,
orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah
da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim,
dedi.
Halife, vekil ve temsilci demektir. Allah, yeryüzünde
iradesini temsil etmek üzere insanı yaratmış,
orada ilâhî hükümranlığı gerçekleştirme
görevini de ona vermiştir.
31.
Allah Âdem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları
önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık
iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.
32.
Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz,
senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz
yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin,
dediler.
33.
(Bunun üzerine:) Ey Âdem! Eşyanın isimlerini
meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara
anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda
görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan
da öte, gizli ve açık yapmakta
olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?
dedi.
34.
Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik.
İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve
büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
Bundan
sonra Hz. Âdem ve nesli, aslı cinlerden olup, sonra
şeytanların başı olan İblis ve nesline
uyup uymamakta sınanacaklardır.
35.
Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete
yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her
yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca
yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her
ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik.
36.
Şeytan onların ayaklarını kaydırıp
haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten)
onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız
diğerine düşman olarak ininiz, sizin için
yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak
vardır, dedik.
37.
Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar
aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul
eden ve merhameti bol olandır.
Hz. Âdem’in Rabbinden aldığı ilhamlar
hakkında çeşitli yorumlar
yapılmıştır. Bu ilhamlar, onu ikaz ve
irşat mahiyetinde tavsiyelerdir. İbn Mes’ûd’a
göre namazlara başlarken okuduğumuz
«Sübhâneke», Hz. Âdem tarafından o zaman söylenmiş
bir tesbih ve duadır.
38.
Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir
hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için
herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.
39.
İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar
cehennemliktir, onlar orada ebedî kalırlar.
40.
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi
hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin
ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Yalnızca benden
korkun.
41.
Elinizdekini (Tevrat'ın aslını) tasdik edici
olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkâr
edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık
ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan)
korkun.
42.
Bilerek hakkı bâtıl ile
karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.
43.
Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla
verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.
44.
(Ey bilginler!) Sizler Kitab'ı (Tevrat'ı)
okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara
iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?
Aklınızı kullanmıyor musunuz?
45.
Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz
o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler
dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.
Âyette
geçen sabırdan maksadın oruç olduğu söylenmiştir.
Oruç ve namaz, imanı takviye eder, nefsin kibrini
kırar, tembelliği ve uyuşukluğu giderir, zor
işler karşısında insanı güçlü kılar.
Taberânî’nin rivayetine göre, Resûlullah (s.a.) zor bir işle
karşılaşınca hemen namaz kılardı.
«Allah’a saygıdan kalbi ürperenler» diye tercüme
edilen «hâşiîn» zümresine namaz kılmak, oruç
tutmak, sabırlı olmak, her yerde ve her zaman gerçekleri
söylemekten çekinmemek zor gelmez, zira onlar Allah sevgisi
ile kalpleri dolmuş kimselerdir.
46.
Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve
O'na döneceklerini düşünen ve bunu kabullenen
kimselerdir.
47.
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve
sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kıldığımı
hatırlayın.
Kendi içinden peygamber gönderilen millet, o anda diğer
kavimlerden üstündür. Zira Cenab-ı Allah, milletler
arasından o kavmi ve onlardan da o şahsı seçmiştir.
Dolayısıyla önce peygamber, sonra ailesi daha sonra
da milleti bir şeref kazanmıştır. İçinden
peygamber gönderilen milletin bir yönden üstünlüğü
vardır, diğer yönden de sorumluluğu daha
fazladır. Nitekim bu âyette üstünlüğü
bildirilen Benî İsrail hakkında aynı sûrenin
61. âyetinde onların zillet ve meskenete dûçar
oldukları, Allah’ın gazabına mâruz kaldıkları
anlatılmıştır.
48.
Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası
için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin
vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz;
onlara asla yardım da yapılmaz.
49.
Hatırlayın ki, sizi, Firavun taraftarlarından
kurtardık. Çünkü onlar size azabın en kötüsünü
reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı
kesiyorlar, (fenalık için) kızlarınızı
hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva
görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen
bir ünvandır. Hz. Musa’nın gelmesine tekaddüm
eden senelerde kâhinler, İsrailoğullarından
doğacak bir çocuğun, Firavun’un tacını
tahtını yıkacağını söylediler.
Bunun üzerine Firavun, yeni doğan erkek çocukların
kesilmesini emretti. Allah bununla
İsrailoğullarını imtihan ediyordu.
50.
Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi
kurtardık, Firavun'un taraftarlarını da, siz
bakıp dururken denizde boğduk.
Rivayetlerden, bu mucizenin Kızıldeniz’de geçtiği
anlaşılmaktadır.
51.
Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik.
Sonra haksızlık ederek buzağıyı
(tanrı) edindiniz.
Hz.
Musa Tûr-i Sînâ’ya gidince Sâmirî adında birisi,
altından yaptığı bir buzağı
heykelini getirir, «Bu sizin Rabbinizdir. Musa bunu unuttu, o
gelinceye kadar buna tapın» der. Hz. Harun buna mani
olmaya çalışırsa da başaramaz. Bu
kıssa Tâhâ sûresinde genişçe anlatılacaktır.
52.
O davranışlarınızdan sonra
(akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.
53.
Doğru yolu bulasınız diye Musa'ya Kitab'ı ve
hak ile bâtılı ayıran hükümleri verdik.
54.
Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz,
buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük
ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de
nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün.
Öyle yapmanız Yaratıcınızın
katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi
kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul
eden ancak O'dur.
55.
Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça
görmedikçe asla sana inanmayız, demiştiniz de
bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi
yıldırım çarpmıştı.
56.
Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.
Yıldırım
çarpmasından baygın düşen kavim Allah’ın
iradesi ile yeniden canlanır ve istediklerinin
yanlış olduğunu anlar. Âyette bu olay, ölme ve
tekrar dirilme olarak anlatılmıştır.
57.
Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve
bıldırcın gönderdik ve «Verdiğimiz güzel
nimetlerden yeyiniz» (dedik). Hakikatta onlar bize değil
sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.
58.
(İsrailoğullarına:) Bu kasabaya girin, orada
bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yeyin,
kapısından eğilerek girin, (girerken) «Hıtta!»
(Yâ Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hatalarınızı
bağışlayalım; zira biz, iyi davrananlara
(karşılığını) fazlasıyla
vereceğiz, demiştik.
Âyette
geçen kasabadan maksat Kudüs veya Erîha’dır.
«Muhsin» kelimesi ise, «ihsan» mastarından ism-i fâildir.
Yaptığı işi en iyi biçimde ve noksansız
yapanların vasfıdır. Kur’an’ın pek çok
âyetinde muhsinler övülmüştür. Meşhur Cibril
hadisinde ise ihsan, Allah’ı görürcesine kulluk etmek
diye açıklanmıştır.
59.
Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle
değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları
kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir
azap indirdik.
58. âyette kendilerine söylenenleri dinlemeyip kötülük
eden yahudilere Allah Teâlâ veba gibi bir takım kötü
illet ve hastalıklar vermiştir.
60.
Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona:
Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal
(taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük,
içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah'ın
rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde
bozgunculuk etmeyin, dedik.
61.
Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Musa!
Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin
bitirdiği şeylerden; sebzesinden,
hıyarından, sarımsağından,
mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın,
dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek
mi istiyorsunuz? O halde şehre inin. Zira istedikleriniz
sizin için orada var, dedi. İşte (bu hadiseden sonra)
üzerlerine aşağılık ve yoksulluk
damgası vuruldu. Allah'ın gazabına
uğradılar. Bu musibetler (onların
başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam
etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri
sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve
taşkınlıkları sebebiyledir.
Benî İsrail’e alçaklık ve yoksulluk
damgasının vurulmasına sebep olarak hakkı
inkar etmeleri ve onu söyleyen peygamberleri acımasızca
öldürmeleri gösterilmiştir. Şuayb, Zekeriyya ve
Yahya gibi pek çok peygamberi öldürmüşlerdir.
62.
Şüphesiz iman edenler; yahudilerden, hıristiyanlardan
ve sâbiîlerden de Allah'a ve ahiret gününe inanıp sâlih
amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar
vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar
üzüntü çekmeyeceklerdir.
Yahudi
kelimesi, buzağıya tapmaktan tevbe ettikleri vakit
İsrailoğullarına takılmış bir
addır. Bir rivayete göre de Hz. Ya’kub’un en büyük oğlu
Yahûzâ’ya nisbet edilmiştir. Nasârâ, Hz. İsa’nın
indiği Nâsıra kasabasına nisbettir, diyenler
vardır. Bir rivayete göre Hz. İsa’nın Âl-i
İmrân 52, Saff 14. âyetlerinde geçen «men ensârî
ilallah» sözünden alınmıştır. Sâbiîler
hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bir görüşe
göre, Hz. İbrahim’in dinini devam ettiren eski bir
topluluk idi. Müfessirlerin bazıları da Sâbiîliğin
yahudilikle hıristiyanlık arasında tevhidci bir
din olduğunu belirtmişlerdir. Bazı yeni
araştırmacılar ise, sâbiîlerin Bâbil’de yaşayan
ve yarı hıristiyan olan bir mezhep müntesibi olduklarını
ve Hz. Yahya’nın tâbilerine benzediklerini ifade etmişlerdir.
63.
Sizden sağlam bir söz almış, Tûr dağının
altında, size verdiğimizi kuvvetle tutun, onda
bulunanları daima hatırlayın, umulur ki,
korunursunuz (demiştik de);
64.
Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz. Eğer sizin
üzerinizde Allah'ın ihsanı ve rahmeti olmasaydı,
muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.
65.
İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu
yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar
olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.
66.
Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hadiseyi
bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi,
müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.
Allah Benî İsrail’den kötülükte şuurlu olarak
ısrar eden o bedbahtları önce maymun kılığına
sokmuş, sonra da onları helâk etmiştir. Bunun,
insanların aslının maymun olduğu iddiasıyla
bir ilgisi yoktur.
67.
Musa, kavmine: Allah bir sığır kesmenizi
emrediyor, demişti de: Bizimle alay mı ediyorsun? demişlerdi.
O da: Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım,
demişti.
68.
«Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne
olduğunu açıklasın» dediler. Musa: Allah diyor
ki: «O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında
bir inek.» Size emredileni hemen yapın, dedi.
69.
Bu defa: Bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın,
dediler. «O diyor ki: Sarı renkli, parlak tüylü,
bakanların içini açan bir inektir» dedi.
70.
«(Ey Musa!) Bizim için, Rabbine dua et de onun nasıl bir
sığır olduğunu bize açıklasın,
nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz,
inşaallah emredileni yapma yolunu buluruz» dediler.
71.
(Musa) dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: O, henüz
boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin
sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası
bulunmayan bir inektir. «İşte şimdi gerçeği
anlattın» dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler,
ama az kalsın kesmeyeceklerdi.
72.
Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında
birbirinizle atışmıştınız. Halbuki
Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.
73.
«Haydi, şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin)
bir parçasıyla vurun» dedik. Böylece Allah ölüleri
diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini
(Peygamberine verdiği mucizelerini) gösterir.
Sığır
kesme kıssası, daha ziyade İsrailoğullarından
iki gencin, mirasına konmaları için amcalarını
öldürmelerine bağlanır. Olay Hz. Musa’ya arzedilir. Hz.
Musa bir türlü katilleri bulamaz ve Allah’a sığınır.
O da bir sığır kesilmesini, onun bir parçasıyla
ölüye vurulmasını, ölünün dirilip katili haber vereceğini
bildirir. Netice de böyle olur. Âyetlerin zahiri de buna işaret
eder. Ancak eski Mısırlıların ineğe
tapmaları, bir ara yahudilerin de buzağıya
tapmış olmaları, sığır kesilmesi
hadisesinde başka hikmetlerin de bulunduğunu gösterir.
«Bir
parçasıyle ona vurun» buyurulup arkasından da Allah’ın
ölüleri diriltmesinden bahsedilince, müfessirlerin çoğu bunu
«kesilen ineğin bir parçası ile ölüye vurulmak suretiyle
onun dirilmesi» şeklinde anlamışlardır. Bu
takdirde olay bir mucizedir; Allah’ın kudreti ile ölü böyle
bir sebep olmadan da dirilebilir. Dikkatleri daha ziyade çekmek için
böyle bir merasim tertip edilmiş ve akabinde mucize gerçekleşmiştir.
74.
(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz
katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi
yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi
var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki,
çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan
bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan
aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta
olduklarınızdan gafil değildir.
75.
Şimdi (ey müminler!) onların size
inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki, onlardan
bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de
iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.
76.
(Münafıklar) inananlarla
karşılaştıklarında «İman ettik»
derler. Birbirleriyle başbaşa kaldıkları
vakit ise: Allah'ın size açtıklarını
(Tevrat'taki bilgileri), Rabbiniz katında sizin aleyhinize
hüccet getirmeleri için mi onlara anlatıyorsunuz;
bunları düşünemiyor musunuz? derler.
77.
Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açıkça yaptıklarını
da Allah bilmektedir.
78.
İçlerinde bir takım ümmîler vardır ki,
Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Bütün bildikleri
kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde
bulunuyorlar.
Ümmî,
okur yazar olmayan demektir. Yahudi yahut hıristiyan
olmayan Araplara da ümmî diyenler olmuştur.
79.
Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel
karşılığında satmak için «Bu Allah
katındandır» diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle
yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve
kazandıklarından ötürü vay haline onların!
80.
İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün
müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler. De ki
(onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız
-ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında
bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
81.
Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü
kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler
cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.
82.
İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da
cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.
83.
Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca
Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya,
yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış
ve «İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı
kılın, zekâtı verin» diye de emretmiştik.
Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp
gittiniz.
İsrailoğullarının
yaptığı işler ve davranışlar
hakkındaki bu bilgiler, Kur’an’ın geldiği
devirde yaşayan yahudilerin Tevrat’ı tahrif edip gerçekleri
gizlemelerinden dolayı verilmiştir. Çünkü Hz.
Muhammed gönderildiği zaman Arabistan’da özellikle
Medine (Yesrib) ve civarında oldukça kalabalık bir
yahudi topluluğu yaşamakta idi. Âhir zaman peygamberi
gönderilmeden önce bir peygamber geleceğini etrafa yayan
yahudiler, peygamberimiz gelince ağız
değiştirdiler. Zira onlar gelecek peygamberi
yahudilerden bekliyorlardı. Araplardan gelince onu
kıskandılar. Kur’an’da yahudiler hakkında
daha çok bilgi verilmesinin sebebi budur. Âhir zaman
peygamberi, sonunda hıyanetleri yüzünden onlarla savaşmak
ve onları yurtlarından sürmek zorunda kalmıştır.
Yahudiler hâla müslümanlara olan düşmanlıklarını
devam ettirmektedirler.
84.
(Ey İsrailoğulları!) Birbirinizin
kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi
yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza
dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek
sonunda bunları kabul etmiştiniz.
85.
Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün
tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi
yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta
onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları
yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde
(hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak
geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz.
Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir
kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle
davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık;
kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir.
Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil
değildir.
86.
İşte onlar, ahirete karşılık dünya
hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne
azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım
edilecektir.
İslâm’dan önce Medine’de
bulunan yahudiler iki fırka idiler. Onlardan birisi Evs,
diğeri de Hazrec kabilesi ile beraber idi. Evs ile Hazrec
kavga edip harbe tutuşunca onlar da beraber
savaşırlardı. Bu arada yahudiler birbirlerini
öldürürler ve yurtlarından kovarlardı. Esir olarak
geri geldiklerinde bu sefer onları fidye verip geri
alırlardı. Bu durum sorulduğu zaman da «Ne yapalım,
Allah’ın emri böyle» derlerdi. Bunun gibi türlü mel’anetler
yaparlardı.
87.
Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik. Ondan sonra ardarda
peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da
deliller verdik. Ve onu, Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile
destekledik. Ama ne zaman size bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı
bir şey getirdiyse büyüklük taslayarak kimini yalanladığınız
kimini de öldürdüğünüz doğru değil mi!
Burada Allah Teâlâ İsrailoğullarına şu anlamda
olmak üzere ikazda bulunuyor: Andolsun ki Musa’ya kitabı biz
verdik, ondan sonra gelen peygamberleri biz gönderdik. Hz. İsa’yı
da biz gönderdik ve onu Rûhu’l-Kudüs ile takviye ettik. Siz onu
öldürmeye teşebbüs ettiniz, fakat bunu yapamadınız.
Hz. Muhammed’i de öldürmeye teşebbüs ediyorsunuz. Onu da
yapamazsınız, biz onu koruruz. İnkâr ve isyanınız
sebebiyle Allah’ın lânetini hakettiniz. Bundan sonra iman
etmeniz beklenmez. Ortaya koyduğunuz mazeretler de geçersizdir.
88.
(Yahudiler peygamberlerle alay ederek) «Kalplerimiz
perdelidir» dediler. Hayır; küfür ve isyanları
sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir. O yüzden çok az
inanırlar.
89.
Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken
kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı)
doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri
gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr
ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır.
83. âyette geçen açıklamaya bakınız.
90.
Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik
ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın
indirdiğini (Kur'an'ı) inkâr ederek kendilerini
harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar,
gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler
için alçaltıcı bir azap vardır.
91.
Kendilerine: Allah'ın indirdiğine iman edin,
denilince: Biz sadece bize indirilene (Tevrat'a)
inanırız, derler ve ondan başkasını inkâr
ederler. Halbuki o Kur'an, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı
doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır.
(Ey Muhammed!) Onlara: Şayet siz gerçekten inanıyor
idiyseniz daha önce Allah'ın peygamberlerini neden
öldürüyordunuz? deyiver.
92.
Andolsun Musa size apaçık mucizeler getirmişti. Sonra
onun ardından, zalimler olarak buzağıyı
(tanrı) edindiniz.
93.
Hatırlayın ki, Tûr dağının
altında sizden söz almış: Size verdiklerimizi
kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın, demiştik.
Onlar: İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları
sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki:
Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü
şeyler emrediyor!
Yahudiler Tevrat’tan edindikleri bilgilere göre bir
peygamber geleceğini biliyorlardı ve bunun
kendilerinden geleceğini düşünerek ondan
faydalanmanın planlarını
yapıyorlardı. Bekledikleri peygamber Araplardan
gelince onu inkâr ettiler. 89. âyette buna işaret
edilmiştir. Onlar aslında Hz. Musa’ya da
hakkıyla inanmış değillerdir. 92. âyette
ifade edildiği gibi Hz. Musa nice mucizeler
getirdiği halde o Tûr’a gidince buzağıya
taptılar.
94.
(Ey Muhammed, onlara:) Şayet (iddia ettiğiniz gibi)
ahiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil
de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru
iseniz haydi ölümü temenni edin (bakalım), de.
95.
Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler
(günah ve isyanları) sebebiyle hiç bir zaman ölümü
temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.
Yahudiler,
«Ahiret hayatı sadece bize aittir» şeklinde iddia
etmişler, bununla «Yahudi olmayanlar öbür dünyada
nimete nail olamazlar» demek istemişlerdi. Bu iddiaya
karşılık siz de onlara «Madem ki öyledir, hadi
ölümü isteyin» deyiniz. Ama onlar asla ölmek istemezler. Bu
âyetler, yahudilerin ırkçılık düşüncesinin
ahirete kadar uzandığını gösterir.
96.
Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı
insanların en düşkünü olarak bulursun.
Putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın.
Oysa yaşatılması onu azaptan
uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta
olduklarını eksiksiz görür.
97.
De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki
Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet
rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı
ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.
Rivayete göre Fedek hahamlarından Abdullah b. Suriye
Peygamberimizle münakaşa etmiş, kendisine vahyi
kimin getirdiğini sormuş, «Cebrail» deyince «O
bizim düşmanımızdır. Başkası
getirseydi iman ederdik» demiştir. Bunun üzerine bu
âyet inmiştir.
98.
Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e
düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin
düşmanıdır.
99.
Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!)
Onları ancak fasıklar inkâr eder.
100.
Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine
kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zaten
onların çoğu iman etmez.
101.
Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı
tasdik edici bir elçi gelince ehl-i kitaptan bir gurup, sanki
Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu
arkalarına atıp terkettiler.
102.
Süleyman'ın hükümranlığı hakkında
onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi
oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı.
Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri
ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni
öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz
ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış
inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç
kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki
melekden, karı ile koca arasını açacak
şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler,
Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar,
kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler.
Sihri satın alanların (ona inanıp para
verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını çok
iyi bilmektedirler. Karşılığında
kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke
bunu anlasalardı!
Eski kavimlerin çoğu sihre inanırlardı. Bu yüzden
sihir, dini inançlarla tamamen karışmış
durumda idi. Bu sebeple sihirbazlar halkı
kandırıyorlardı. Sihir çeşitleri şöyledir:
(1)
Keldânîlerin sihri: Bunlar yıldızlara taparlar, kâinatı
idare edenlerin yıldızlar olduğunu, hayır ve
şerrin onlardan geldiğini, semavî güçlerin yerdeki
güçlerle birleşmesi sonucu mucizeler meydana geldiğini söylerlerdi.
Bunları irşat için Allah, Hz. İbrahim’i gönderdi.
Bunlar da kendi aralarında üç fırka idiler:
a)
Eflâk ve yıldızların ebedî olduğunu söyleyenler
ki, onlara «Sâbie» denilir.
b)
Eflâkin ulûhiyetine inananlar. Bunlar, her felek için yerde bir put
yapmış ve ona hizmet etmiş putperestlerdir.
c)
Eflâki ve yıldızları yaratan birisi olduğunu ve
bunun onlara yeryüzünü idare etme hakkı verdiğini söyleyenler.
Bunlar yıldızları aracı kabul ederlerdi.
(2)
Ruh gücüne dayanılarak ortaya konan sihir: Buna göre insan
ruhu tasfiye ile icadetme, öldürme, diriltme, bünye ve şekilde
değişiklik yapma gücüne ulaşır.
(3)
Ruhanî varlıklardan faydalanılarak yapılan sihir: Bu
da muska yapmak ve cinlerden yardım almak gibi şekillerle
uygulanır.
(4)
Göz boyamak şeklinde yapılan sihir: Hokkabazlık, el
çabukluğu ve benzeri davranışlar gibi.
İslâm
âlimleri, sihrin birinci ve ikinci şekline inananların kâfir
olduklarında ittifak etmişlerdir. Ancak, âyette bildirildiği
şekilde, yaratıcının Allah Teâlâ olduğuna
inanarak ve kötülükte kullanmamak şartıyla sihir ilmini
öğrenmekte beis yoktur. Yahudiler arasında büyü yaygın
idi. Bu yüzden Hz. Süleyman’ın büyük bir büyücü olduğunu,
hükümdarlığı büyü ile elde ettiğini,
hayvanlara ve cinlere büyü ile hükmettiğini söylerler ve buna
inanırlardı. Hz. Süleyman Kur’an’da peygamber olarak
tanıtılınca «Muhammed Süleyman’ı peygamber
sanıyor, halbuki o bir büyücüdür» dediler.
103.
Eğer iman edip kendilerini kötülükten korusalardı,
şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha
hayırlı olacaktı. Keşke bunları
anlasalardı!
104.
Ey iman edenler! «Râinâ» demeyin, «unzurnâ» deyin.
(Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap
vardır.
Resûlullah (s.a.) müslümanlara bir şey öğretirken, bizi
biraz bekle, acele etme manasına «Râinâ» derlerdi.
Yahudilerin de sövmek manasına gelen «Râinâ» kelimeleri vardı.
Müslümanların bu sözünü işitince, Efendimize kötü
maksatla öyle hitap etmeye başladılar. Bunun üzerine
«Râinâ» demeyin, o manaya gelen «unzurnâ» deyin denildi ki,
bizi bekle demektir.
105.
(Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de
Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler.
Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük
lütuf sahibidir.
106.
Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır
veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya
benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye
kadirdir.
Sonra gelen bir âyetin, daha önceki âyetin hükmünü
yürürlükten kaldırmasına «nesh» denir. Allah
Teâlâ, insanlığın medenî ve kültürel gelişmesine
ve bu gelişmenin doğurduğu ihtiyaçlara uygun
olarak, gerektikçe yeni peygamber ve kitaplar göndermiş,
öncekilere ait bazı hükümleri yürürlükten kaldırmıştır.
Naslarının hükmü ebedi olan Kur’an-ı Kerim
nâzil olurken, bu döneme mahsus olmak üzere bazı
âyetler, diğerlerini neshetmiştir; ancak
bunların sayısı oldukça azdır ve ilk
İslâm neslinin terbiye ve intibakını temin
maksadına yöneliktir.
107.
(Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı
yalnızca Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka
ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
108.
Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Musa'ya sorulduğu
gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim
imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru
yoldan sapmış olur.
Peygambere çok soru sorulması, hükümlerin çoğalmasını
ve daralmasını gerektirir. Onun için Medine
devrinde bir ara soru sormak yasak edilmiştir.
109.
Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık
belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan
ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre
döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki
emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın.
Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
110.
Namazı kılın, zekâtı verin, önceden
kendiniz için yaptığınız her iyiliği
Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz
Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.
111.
(Ehl-i kitap:) Yahudiler yahut hıristiyanlar hariç hiç
kimse cennete giremeyecek, dediler. Bu onların
kuruntusudur. Sen de onlara: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız
delilinizi getirin, de.
112.
Bilâkis, kim muhsin olarak yüzünü Allah'a döndürürse
(Allah'a hakkıyla kulluk ederse) onun ecri Rabbi
katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır,
ne de üzüntü çekerler.
Bu
âyette Allah’a kulluk etmek ihsan vasfına
bağlanmıştır. Yani bir kimse ibadet etmekle
kendisini kurtaramaz. Kendini kurtarması için muhsinlerden olması
gerekir. Muhsin: Yaptığı işi Allah için yapan,
sadece O’ndan korkan, o sebeple işini noksansız bitiren ve
her işin hakkını veren kimse demektir.
Hıristiyan
Araplardan oluşan Necran heyeti Resûlullah’ın huzuruna çıkınca
yahudiler onların yanlarına geldiler. Aralarında münakaşa
yaptılar. Birbirlerini itham ettiler. Bunun üzerine 113. âyet
geldi.
113.
Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta
oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru
yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da:
Yahudiler doğru yolda değillerdir, dediler.
(Kitabı) bilmeyenler de birbirleri hakkında
tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah,
ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyamet günü onlar
hakkında hükmünü verecektir.
114.
Allah'ın mescidlerinde O'nun adının
anılmasına engel olan ve onların harap
olmasına çalışandan daha zalim kim vardır!
Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri
gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.)
Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.
115.
Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz
Allah'ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz
Allah'(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi
bilendir.
Allah her yerde hâzır ve nâzır olmakla birlikte,
namazda kıbleye dönmek ibadetlerde nizam ve intizamı
sağlamak gayesine matuftur.
116.
«Allah çocuk edindi» dediler. Hâşâ! O, bundan
münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur,
hepsi O'na boyun eğmiştir.
Yahudiler «Uzeyr Allah’ın oğludur» derken hıristiyanlar
«İsa Allah’ın oğludur» dediler. Müşrik
araplar ise «Melekler Allah’ın
kızlarıdır» demişlerdi. Bu âyette, Allah
Teâlâ’nın bunlardan münezzeh olduğu hususu
vurgulanmıştır.
117.
(O), göklerin ve yerin eşsiz
yaratıcısıdır. Bir şeyi
dilediğinde ona sadece «Ol!» der, o da hemen oluverir.
Allah
Teâlâ’nın bir şeyi murat etmesi, onun hakkında
«Ol!» emridir. Allah’ın dilediği her şey vakti
saati gelince mutlaka olur.
118.
Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da
bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan
öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini
demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da
birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere
âyetleri apaçık gösterdik.
119.
Doğrusu biz seni Hak (Kur'an) ile müjdeleyici ve uyarıcı
olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.
120.
Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da
asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru
yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra
onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki,
Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı
vardır.
121.
Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den
bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar.
Çünkü onlar, ona iman ederler. Ama her kim onu inkâr ederse,
işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır.
Bu âyet, yahudi âlimlerinden Abdullah ibni Selâm ve arkadaşları
hakkında inmiştir. Bunlar Kur’an’a
inandılar ve ondaki ahkâmı tasdik ettiler. Bir
başka rivayete göre de bu âyet Cafer b. Ebî Talip’le
beraber Habeşistan’dan gelen kırk kişilik
cemaat hakkındadır ki, bunlar ehl-i kitaptan
İslâm’ı kabul edenlerdir.
122.
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve
sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış
olduğumu hatırlayın.
123.
Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası
namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul
edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. |