|
Medine’de
nâzil olmuştur. İki yüz âyettir. 34-37. âyetlerde
Hz. Meryem’in babasının mensup olduğu İmrân
ailesinden söz edildiği için sûre bu adı almıştır.
Bismillâhirrahmânirrahîm
1.
Elif. Lâm. Mîm.
Sûre
başlarındaki bu nevi harfler hakkında bilgi için
bak. Bakara 2/1.
2.
Hayy ve kayyûm olan Allah'tan başka ilâh yoktur.
«Hayy
ve kayyûm» sıfatlarının manaları için
bak. Bakara 2/255.
3,
4. (Resûlüm!) O, sana Kitab'ı hak ve önceki kitapları
tasdik edici olarak tedricen indirmiş; daha önce de,
insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ile İncil'i
indirmişti. Furkan'ı da indirdi. Bilinmeli ki, Allah'ın
âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır.
Allah, suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.
«Furkan»,
hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ve
iyiyi kötüden ayırdeden hükümler demek olup Kur’an-ı
Kerim’in isimlerindendir.
5.
Şüphesiz ki ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a
gizli kalmaz.
6.
Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur.
O'ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet
sahibidir.
7.
Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı
âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır.
Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik
olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih
âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini
ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler
ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır,
derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp
anlar.
Bazıları
«ve’r-râsihûne» kelimesinin başındaki «vav»
harfini bağlaç kabul etmişlerdir ki, bu takdirde mana
şöyle olmaktadır: «Halbuki onun tevilini ancak Allah
ve ilimde yüksek pâyeye erişenler bilir.» Bu anlayışa
göre Kur’an’daki müteşâbih âyetlerin manaları,
zaman içinde ilmin gelişmesi ile çözülecektir.
Muhkem
ve müteşâbih, birer terim olup, «muhkem âyet», manası
açık seçik anlaşılan ve tereddüde yol açmayan
âyet demektir. «Müteşâbih» ise, muhkemin zıddıdır
ve manası tam olarak anlaşılması mümkün görülmeyen
âyeti ifade eder.
8.
(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru
yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından
rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.
9.
Rabbimiz! Gelmesinde şüphe edilmeyen bir günde, insanları
mutlaka toplayacak olan sensin. Allah asla sözünden dönmez.
10.
Bilinmelidir ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâtları
Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır.
İşte onlar cehennemin yakıtıdır.
11.
(Onların yolu) Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin
tuttuğu yola benzer. Onlar bizim âyetlerimizi yalanladılar,
Allah da kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi.
Allah'ın cezası çok şiddetlidir.
12.
(Resûlüm!) İnkâr edenlere de ki: Yakında mağlup
olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası
kalınacak ne kötü bir yerdir!
Bu
âyet, müşriklerin veya bir başka rivayete göre
yahudilerin, yakında müslümanlar karşısında
yenik düşeceklerini Hz. Peygamber’e müjdelemektedir.
Nitekim Kur’an’ın bu mucize haberi gerçekleşmiş
ve gerek müşrikler, gerekse yahudiler karşısında
zafer müslümanların olmuştur.
13.
(Bedir'de) karşı karşıya gelen şu iki
gurubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri
Allah yolunda çarpışan bir gurup, diğeri ise
bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir
bir gurup. Allah dilediğini yardımı ile
destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir
ibret vardır.
14.
Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın
yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe,
salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı
düşkünlük insanlara çekici kılındı.
Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir.
Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.
15.
(Resûlüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim
mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden
ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler,
tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın hoşnutluğu
vardır. Allah kullarını çok iyi görür.
14.
âyette sayılan dünya nimetleri ve dünya güzelliğinin,
insana sevdirildiği ifade edilmiştir. Bu davranış
tabiîdir, dünyevîdir. Esasen insanoğlu nefsini ve
neslini devam ettirebilmek için bu nimetlerden belli ölçüde
istifade etmek zorundadır. Ancak insan bunlara kul köle
olmamalıdır. 15. âyette bunlardan daha güzeli gösterilmiştir,
çünkü öncekiler ne kadar güzel olursa olsun geçicidir,
ikinciler ise devamlıdır.
16.
(Bu nimetler) «Ey Rabbimiz! İman ettik; bizim günahlarımızı
bağışla, bizi ateş azabından koru!»
diyen;
17.
Sabreden, dürüst olan, huzurda boyun büken, hayra harcayan ve
seher vaktinde Allah'tan bağış dileyenler (içindir).
18.
Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu açıklamıştır
ki, kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim
sahipleri de (bunu ikrar etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve
hikmet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur.
19.
Allah nezdinde hak din İslâm'dır. Kitap verilenler,
kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık
yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın
âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı
çok çabuktur.
«Din»
kelimesi, itaat ve ceza, millet ve şerîat manalarına
gelir. Kur’an-ı Kerim’de din kelimesi değişik
manalarda kullanılmıştır. Yukarıdaki âyette
ise, kullar tarafından uyulması istenen ilâhî
kanunun kastedildiği anlaşılmaktadır. «İslâm»
kelimesine de şu manalar verilmektedir: İtaat etmek ve
bağlanmak, selâmete kavuşmak, ibadette ihlâslı
davranmak. Bu âyette «İslâm»dan, tek Allah inancına
dayanan ve Hz. Muhammed (s.a.)in risaleti ile kemal noktasına
ulaştırılmış bulunan ilâhî düsturların
bütünü kastedilmektedir.
20.
Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: «Bana
uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim.» Ehl-i
kitaba ve ümmîlere de: «Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?»
de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular
demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana düşen,
yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok
iyi görmektedir.
«Ümmî»,
lügatte okuma-yazması olmayan manasına gelmekte ise
de tefsirler, bu âyette, kendilerine kitap verilmemiş olan
Arap müşriklerinin kastedildiğini belirtmişlerdir.
21.
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere
peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adaleti emreden
insanları öldürenler (yok mu), onlara acı bir azabı
müjdele!
22.
İşte bunlar dünyada da ahirette de çabaları boşa
giden kimselerdir. Onların hiçbir yardımcısı
da yoktur.
23.
(Resûlüm!) Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri (yahudileri)
görmez misin ki, aralarında hükmetmesi için Allah'ın
Kitab'ına çağırılıyorlar da, sonra içlerinden
bir gurup cayarak geri dönüyor.
24.
Onların bu tutumları: Bize ateş, sadece sayılı
günlerde dokunacaktır, demelerinin bir sonucudur. Onların
vaktiyle uydurdukları şeyler de dinleri hakkında
kendilerini yanıltmıştır.
25.
Fakat, onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için
topladığımız ve hiçbir haksızlığa
uğramaksızın herkese kazandığı
şeyler tastamam ödendiği zaman halleri nice olur?
26.
(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım!
Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden
geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini
de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir.
Gerçekten sen her şeye kadirsin.
27.
Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden
diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın.
Dilediğine de sayısız rızık verirsin.
Bu
âyette, gece ve gündüzün uzayıp kısalmasının,
Allah’ın kudretine bir nişâne olduğu anlatılmaktadır.
28.
Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost
edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir
değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir
tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah,
kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor.
Dönüş yalnız Allah'adır.
Âyette
yasaklanan dostluk, kâfirlere karşı gönülden bağlanma
ve müminleri bırakıp onlara ilgi ve sevgi gösterme
manasındaki dostluktur. Buna karşılık bir müslüman
devletin -başka müslümanların aleyhine olmamak
şartıyla- kâfirlerle barış imzalaması
ve başka bir gayri müslim devlete karşı işbirliği
yapması caizdir.
29.
De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa
vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları
da bilir. Allah her şeye kadirdir.
Müfessir
Beyzâvî, bu âyeti tefsir ederken şöyle diyor: «Eğer
kalplerinizde kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk
meyli varsa, onu saklasanız da açığa vursanız
da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan her şeyi bilen
Allah, elbette sizin gizlinizi de, aşikârınızı
da bilir. Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı
yasaklamasına rağmen, yine de siz bundan vazgeçmezseniz,
sizi cezalandırmaya da kadirdir... Kısaca, O’nun
muttali olmadığı ve cezalandırmaya gücünün
yetmediği hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına
göre, emrine âsi olmak cür’etini göstermeyin.»
30.
Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük
olarak yaptıklarını da karşısında
hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri
ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah,
kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor.
Allah kullarına çok şefkatlidir.
31.
(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız
bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı
ve esirgeyicidir.
32.
De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse
bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.
33,
34. Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nuh'u,
İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün
kıldı. Allah işiten ve bilendir.
İbrahim
ve İmrân ailesinden maksat, müfessirlerin çoğunluğuna
göre, onlardan sonra gelen peygamberlerdir.
35.
İmrân'ın karısı şöyle demişti:
«Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf
sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz
(niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi)
bilen sensin.»
36.
Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip
dururken: Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız
gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş
şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı
diliyorum, dedi.
37.
Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki
gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakımı
ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her
girişinde orada bir rızık bulur ve «Ey Meryem,
bu sana nereden geliyor?» der; o da: Bu, Allah tarafındandır.
Allah, dilediğine sayısız rızık verir,
derdi.
Zekeriyya
aleyhisselâm, Hz. Meryem’in teyzesinin kocası idi. Âyette
ifade edildiği gibi Hz. Meryem’in Beyt-i Makdis’te bakımını
Zekeriyya üzerine almıştı. Meryem’e özel bir
oda tahsis etti ki ona âyette «mihrap» denilmiştir.
Mihrap, harp ve cihad vasıtası demektir. Bir nevi çile
odası anlamını taşır. Âyette geçen «mihrâb»ın,
câmilerde imamın namaz kıldırdığı
yer olan mihrap ile alâkası yoktur. Hz. Zekeriyya,
Meryem’in yanına her girişinde çeşit çeşit
taze meyveler görürdü. Bunlar o mevsimde o bölgede yetişmeyen
meyvelerdi.
38.
Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: Rabbim! Bana tarafından
hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz
sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.
39.
Zekeriyya mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona
şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından
gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden
bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.
Tefsircilerin
beyanına göre bu âyette «Kelime» sözü ile kasdedilen
kişi Hz. İsa’dır. Nitekim bu sûrenin 45. âyetinde
bunun açıkça ifade edildiğini görmekteyiz.
40.
Zekeriyya: Rabbim! dedi, bana ihtiyarlık gelip çattığına,
üstelik karım da kısır olduğuna göre benim
nasıl oğlum olabilir? Allah şöyle buyurdu:
İşte böyledir; Allah dilediğini yapar.
41.
Zekeriyya: Rabbim! (Oğlum olacağına dair) bana
bir alâmet göster, dedi. Allah buyurdu ki: Senin için alâmet,
insanlara, üç gün, işaretten başka söz söylememendir.
Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.
42.
Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah seni seçti;
seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına
tercih etti.
43.
Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, (O'nun huzurunda) eğilenlerle
beraber sen de eğil.
44.
(Resûlüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz
gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i
himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini
atarlarken sen onların yanında değildin; onlar
(bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.
Tefsircilerin
beyanına göre İsrailoğulları, Tevrat’ı
yazmakta kullandıkları kalemlerini nehre atmak
suretiyle kur’a çekmişlerdi ki, böylece hangisinin
kalemi su yüzüne çıkarsa Meryem’i o himayesine alacaktı.
Bu kur’ayı oklarla çektikleri de rivayet edilmektedir.
45.
Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden
bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa'dır.
Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın
kendisine yakın kıldıklarındandır.
Mesîh,
İbrânîce bir kelime olup aslı «meşîh»tir.
Hz. İsa’nın bir lakabıdır ve «mübarek»
anlamına gelmektedir.
46.
O, sâlihlerden olarak beşikte iken ve yetişkinlik
halinde insanlara (peygamber sözleri ile) konuşacak.
Nitekim
Meryem sûresinin 27-33. âyetlerinde ifade buyurulduğu
gibi, Hz. Meryem, Hz. İsa’yı dünyaya getirince,
onun iffetinden şüphelenen kavmine karşı, daha
yeni doğmuş olan Hz. İsa, Allah’ın
kudretiyle konuşmaya başlamış ve kendisinin
Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu, kendisine
Kitap verildiğini, Allah tarafından mübarek kılındığını…
anlatmıştır.
47.
Meryem: Rabbim! dedi, bana bir erkek eli değmediği
halde nasıl çocuğum olur? Allah şöyle buyurdu:
İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır.
Bir işe hükmedince ona sadece «Ol!» der; o da oluverir.
48.
(Melekler, Meryem'e hitaben İsa hakkında sözlerine
devam ettiler:) Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı,
İncil'i öğretecek.
49.
O, İsrailoğullarına bir elçi olacak (ve onlara
şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mucize getirdim: Size
çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın
izni ile o kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü
ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim.
Ayrıca evlerinizde ne yeyip ne biriktirdiğinizi size
haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için
bir ibret vardır.
50.
Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı
olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de
helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir
mucize getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin.
Nisâ
sûresinin 160., En’âm sûresinin 146. ve Nahl sûresinin
118. âyetlerinde ifade edildiği üzere yahudilere, zulüm
ve isyanları yüzünden bazı şeyler üzerinde
yasaklar konmuştu ki, 50. âyet, Hz. İsa’nın
şeriatının, bu yasakları kaldırmak
suretiyle, Musa (a.s.)nın tebliğ ettiği bir takım
hükümleri neshettiğini ortaya koymaktadır.
51.
Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na
kulluk edin. İşte bu doğru yoldur.
52.
İsa, onlardaki inkârcılığı sezince:
Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi.
Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız;
Allah'a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlarız,
cevabını verdiler.
Havârî
kelimesi Arapça’ya Habeşçe’den geçmiş olup aslı
«havâryâ»dır ve «yardımcı» anlamına
gelmektedir. Nitekim meâli verilen âyette İsa’ya ve
onun dinine yardımcı olmayı taahhüt edenlere bu
adın verildiğini görmekteyiz.
53.
(Havârîler:) Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve
Peygamber'e uyduk. Şimdi bizi (birliğini ve
peygamberlerini tasdik eden) şahitlerden yaz, dediler.
54.
(Yahudiler) tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını
bozdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır.
55.
Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim,
seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım
ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım.
Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa
düştüğünüz şeyler hakkında aranızda
ben hükmedeceğim.
56.
İnkâr edenler var ya, onları dünya ve ahirette
şiddetli bir azaba çarptıracağım; onların
hiç yardımcıları da olmayacak.
57.
İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince,
Allah onların mükâfatlarını eksiksiz
verecektir. Allah zalimleri sevmez.
58.
(Resûlüm!) Bu söylenenleri biz sana âyetlerden ve hikmet
dolu Kur'an'dan okuyoruz.
59.
Allah nezdinde İsa'nın durumu, Âdem'in durumu
gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona «Ol!»
dedi ve oluverdi.
Hz.
Âdem’i topraktan, anasız ve babasız yaratan Allah,
İsa’yı da babasız olarak yaratmıştır.
Yukarıda meâli geçen âyet, Allah’ın kudretinin
sonsuzluğu yanında, Hz. Meryem’in de iffetli olduğunun
bir ifadesidir.
60.
Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle ise şüphecilerden olma.
61.
Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere
de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz
kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı,
siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı
çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan
yalancılar üzerine lânet dileyelim.
Bu
âyete «mübâhele âyeti» denir ki, bir meselede haklı
olanın ortaya çıkması için karşılıklı
lânetleşmek demektir. Tefsircilerin belirttiğine göre
Necran hıristiyanlarından bir heyet, Resûlullah
(s.a.)ın huzuruna gelerek, Kur’an Hz. İsa’nın
babasız doğduğunu kabul ettiğine göre onun
Allah olması lâzım geleceğini iddia ettiler. Hz.
Peygamber onları, bir araya gelerek kim yalancı ise
Allah’ın ona lânet etmesi için dua etmeye çağırdı.
Fakat Necran heyeti buna yanaşmayarak müslümanların
himayesine girmeyi kabul eden bir antlaşma imzalayıp
gittiler.
62.
Şüphesiz bu (İsa hakkında söylenenler), doğru
haberlerdir. Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhakkak ki
Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.
63.
Eğer yine yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah,
bozguncuları hakkıyla bilendir.
64.
(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda
müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına
tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım
ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın.
Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman:
Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.
65.
Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz?
Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi.
Siz hiç düşünmez misiniz?
66.
İşte siz böyle kimselersiniz! Hadi hakkında
bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız;
fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin
tartışıyorsunuz! Oysa ki Allah, her şeyi
bilir, siz ise bilmezsiniz.
Yahudiler
ile hıristiyanlar aralarında tartıştılar;
birinciler, Hz. İbrahim’in bir yahudi olduğunu, diğerleri
de hıristiyan olduğunu savundular; her iki taraf da,
iddialarını isbat için deliller getirmeye çalışıyorlardı.
Halbuki, 66. âyette de belirtildiği gibi Hz. İbrahim
ne yahudi ne de hıristiyan olabilirdi. Çünkü her iki din
de Hz. İbrahim’den sonra gelmişti.
67.
İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyan idi; fakat o,
Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi;
müşriklerden de değildi.
68.
İnsanların İbrahim'e en yakın olanı,
ona uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve (ona) iman
edenlerdir. Allah müminlerin dostudur.
69.
Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp
edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar sadece kendilerini
saptırırlar da farkına bile varmazlar.
70.
Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin
Allah'ın âyetlerini inkâr edersiniz?
71.
Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor
ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?
Rivayete
göre Hayber yahudilerinden 12 kişilik bir hahamlar topluluğu
günün ilk saatlerinde güya İslâm’a girecekler, fakat
akşama doğru, kendi kitaplarına baktıklarını,
Hz. Muhammed’in risaletine dair bir işarete rastlamadıklarını
öne sürerek İslâm’dan döndüklerini söyleyecekler, böylece
müslümanların kendi dinlerinden dönmelerine önayak
olacaklardı. 72. âyette onların bu planına işaret
edilmektedir.
72.
Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: «Müminlere
indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp
akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden)
dönerler.
73.
Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın.»
(Resûlüm!) De ki: Doğru yol ancak Allah'ın yoludur.
Yine (onlar, kendi aralarında şöyle dediler:) «Size
verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine,
yahut Rabbinizin huzurunda onların size karşı
deliller getireceklerine de (inanmayın).» De ki: Lütuf ve
ihsan Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah'ın
rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.
Müfessir
Râzî’nin Kur’an’da anlaşılması en müşkil
âyetlerden biri olduğunu belirttiği bu âyetin «en yü’tâ...”
ile başlayan kısmı şöyle de anlaşılmıştır:
«(Ey ehl-i kitap!) Bir kimseye (Hz. Muhammed’e) size
verilenin benzeri veriliyor diye mi (böyle karşı çıkıyorsunuz)?
Yahut onlar (müslümanlar) Rabbinizin huzurunda aleyhinize
deliller getirecek diye mi (böyle davranıyorsunuz)?»
74.
Rahmetini dilediğine ayırır. Allah üstün lütuf
sahibidir.
75.
Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet
bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan
öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan,
tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların,
«Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan
dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir. Allah adına
bile bile yalan söylüyorlar.
Âyette
geçen «ümmîler»den maksat, ehl-i kitaptan olmayan Araplardır.
76.
Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her
kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa,
bilsin ki Allah sakınanları sever.
77.
Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir
bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların
ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla
konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır.
Onlar için acı bir azap vardır.
78.
Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız
diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki
okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından
olmadığı halde: Bu Allah katındandır,
derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.
79.
Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve
peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı
bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir.
Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte
olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.
Hıristiyanlar,
Hz. İsa’nın tanrı olduğunu iddia etmişlerdir
ki, Hz. İsa’nın gerçek dininde bulunmayan ve
Allah’ın birliği ile asla bağdaşmayan bu
iddia, İslâm inancına göre tamamen bâtıldır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’in muhtelif âyetlerinde
bildirildiğine göre Hz. İsa, kendisinin Allah’ın
kulu olduğunu, Allah’ın kendisine kitap gönderdiğini
ve Peygamber kıldığını söylemiş
(Meryem 19/30-36), kendisinin ve annesinin tanrı olduğu
iddialarını şiddetle reddederek, Allah’ı
şirkten tenzih etmiştir. [Mâide 3/116-117]
80.
Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin, diye de
emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç size kâfirliği
emreder mi?
81.
Hani Allah, peygamberlerden: «Ben size Kitap ve hikmet
verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde
ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz» diye söz almış,
«Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?» dediğinde,
«Kabul ettik» cevabını vermişler, bunun üzerine
Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik
edenlerdenim, buyurmuştu.
82.
Artık bundan sonra her kim dönerse işte onlar yoldan
çıkmışların ta kendileridir.
Tefsirler,
burada peygamberler tarafından verilen sözün, ümmetleri
adına olduğunu belirtiyorlar. Bu söz, Hz. Muhammed
(s.a.)e yardım vâdidir. Peygamberlerinin hüküm ve vâdi,
Hz. Muhammed’e yardım yönünde olunca aynı hüküm
ümmetleri için de geçerlidir. Bu sebeble ümmetler
zikredilmeyip, verilen söz, onların peygamberlerine izafe
edilmiştir.
83.
Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu
halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını
mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.
84.
De ki: Biz, Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail,
İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere,
Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından
verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz.
Biz ancak O'na teslim oluruz.
85.
Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki
kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o,
ahirette ziyan edenlerden olacaktır.
Dinin
esasına taalluk eden temel prensipler, vahye dayanan bütün
dinlerde aynıdır. Değişiklikler daha ziyade
ibadetler ve beşerî münasebetler konusunda olup, bu değişiklikler,
insan topluluklarının tekâmül etmiş olmasının
bir sonucudur. 84. âyetten anlaşılacağı üzere
İslâm dini, daha önceki peygamberlere gönderilen ve
esasa taalluk eden dinî prensipler bakımından
kendisine aykırı olmayan bütün hak dinleri kabul
eder. Ancak, İslâm dini, ilâhî dinler zincirinin son
halkası ve devrinin insanlığının mânevî,
ahlâkî ve içtimaî ihtiyaçlarını eksiksiz karşılayan
yegâne din olduğundan, İslâm geldikten sonra başka
bir din tanıyan, bir yol tutan kimsenin bu tutumu ile
İslâm’a aykırı davranmış olduğu
aşikârdır. Şu halde onun bu dininin ve bu
yolunun İslâm dini nezdinde bir geçerliliği olamaz.
86.
İman etmelerinden, Resûl'ün hak olduğuna şehadet
getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden
sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl
hidayet nasip eder? Allah zalimler topluluğunu doğru
yola iletmez.
87.
İşte onların cezası, Allah'ın,
meleklerin ve bütün insanlığın lânetine uğramalarıdır.
88.
Bu lânete ebedî gömülüp gidecekler. Onların azapları
hafifletilmez; yüzlerine de bakılmaz.
89.
Ancak, bundan sonra tevbe edip yola gelenler başka. Çünkü
Allah çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.
90.
İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta
daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve
işte onlar, sapıkların ta kendisidirler.
91.
Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların
hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa
dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır;
hiç yardımcıları da yoktur.
92.
Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça
«iyi»ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla
bilir.
«İyi»
şeklinde tercüme edilen âyetteki «birr» kelimesi, hayrın,
iyiliğin kemal noktası, Allah’ın rahmeti, rızası
ve cenneti manalarında anlaşılmıştır.
Bakara sûresinin 177. âyetinde «birr»in etraflı bir
izahı verilmiştir ki, buna göre «birr», imanda,
ibadette ve ahlâkta en doğru ve en güzel bir hayatı
yaşamaktır. Yukarıdaki âyete göre böyle bir
hayata ve Allah’ın lütuf ve inayetine ulaşmanın
şartlarından biri, kişinin sahip olduğu ve
sevip bağlandığı şeyleri Allah yolunda
kullanmasıdır. Müfessirlere göre bu şeyler,
servet, mevki, ilim ve beden kuvveti gibi maddi ve manevi imkânlardır.
93.
Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in (Ya'kub'un)
kendisine haram kıldıkları dışında,
yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullarına
helâl idi. De ki: Eğer doğru sözlü iseniz, o zaman
Tevrat'ı getirip onu okuyun.
94.
Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı yalan
uydurursa, işte bunlar, zalimlerin ta kendisidirler.
95.
De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş
olarak İbrahim'in dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi.
96.
Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı
olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke'deki (Kâbe)dir.
97.
Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim'in
makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü
yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde
bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün
âlemlerden müstağnîdir.
Bu
âyet, müslümanlara haccın farz olduğunun delilidir.
«Yoluna gücü yetenler,» hacca gitme imkânına kavuşanlar
demektir ki, bu imkânın ölçüsünün ne olduğu
konusunda mezhepler farklı görüştedirler. İmam
Şâfiî’ye göre bu imkân vasıta ve yol masraflarını
karşılama kudreti, İmam Mâlik’e göre yürüme
ve çalışıp kazanma iktidarı, İmam Ebu
Hanîfe’ye göre ise bu söylenenlerin tamamıdır.
98.
De ki: Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı
görüp dururken niçin Allah'ın âyetlerini inkâr
edersiniz?
99.
De ki: Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz
halde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye
yeltenerek müminleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz?
Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
100.
Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba
uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa
sevkederler.
101.
Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik Allah Resûlü
de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız?
Her kim Allah'a bağlanırsa kesinlikle doğru yola
iletilmiştir.
102.
Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde
korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.
Müfessirlere
göre «Allah’tan, O’na yaraşır şekilde
korkma»nın anlamı, müslümanın, bütün varlığı
ile Allah’ın emirlerini yerine getirmeye ve yasaklarından
kaçınmaya çalışmasıdır. Nitekim
Abdullah b. Mes’ûd (r.a.), âyetin bu kısmını
şöyle açıklamıştır: «O’na âsi
olmayıp itaat etmek, nankör olmayıp şükretmek
ve O’nu unutmaksızın hep hatırda tutmak.»
103.
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı
yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size
olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti
ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz.
Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size
âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.
104.
Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü
meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
erenlerdir.
Müfessirler,
bu âyetin emri uyarınca, müslümanlar içinde, iyiliği
emreden, kötülükten alıkoyan bir içtimaî kontrol müessesesinin
bulunmasının farz-ı kifâye olduğunu
belirtmişler; ancak, bu görevi üstlenen kişilerde, görevin
iyi ve hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesini mümkün kılacak
bazı şartların bulunması gerektiğine de
işaret etmişlerdir.
105.
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp
ayrılığa düşenler gibi olmayın.
İşte bunlar için büyük bir azap vardır.
106.
Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de
karardığı günü (düşünün.) İmdi, yüzleri
kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle
ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı!
(denilir).
107.
Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler;
orada ebedî kalacaklardır.
108.
İşte bunlar, Allah'ın, sana hak olarak okuduğumuz
âyetleridir. Allah hiçbir kimseye haksızlık etmek
istemez.
109.
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İşler,
dönüp dolaşıp Allah'a varır.
110.
Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış
en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten
meneder ve Allah'a inanırsınız. Ehl-i kitap da
inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi)
içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.
Bu
âyetin müslümanlarla ilgili ilk kısmı, bazı âlimlerce,
icmâ-ı ümmetin, İslâm Dininin hüküm kaynaklarından
birisi olduğunu gösteren delilleri arasında
zikredilmiştir.
111.
Onlar (ehl-i kitap) size, incitmekten başka bir zarar
veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını
dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
112.
Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın
ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça
kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah'ın
hışmına uğramışlar ve miskinliğe
mahkum edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini
inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.
Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış
bulunmalarındandır.
113.
Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi
bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak
Allah'ın âyetlerini okurlar.
114.
Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği
emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere
koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.
115.
Onların yaptıkları hiçbir hayır karşılıksız
bırakılmayacaktır. Allah, takvâ sahiplerini çok
iyi bilir.
Bazı
tefsirlerde bu âyetin nüzul sebebi şöyle anlatılır:
Ehl-i kitaptan Abdullah b. Selâm ve çevresindekiler müslüman
olunca, yahudiler onlara, «Siz bu dine girmekle kendinize yazık
ettiniz» kabilinden sözler söylemişlerdi. Allah Teâlâ
bu âyeti ile, iddia edilenin aksine, onların kurtuluşa
erdiklerini ve gerek onların, gerekse diğer müminlerin
yaptıkları iyiliklerin karşılıksız
kalmayacağını, kusursuz adaleti ile her türlü
hayırlı faaliyetlerin mükâfatını eksiksiz
olarak lütfedeceğini ifade buyurmaktadır.
116.
İnkâr edenler var ya, onların malları da evlâtları
da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır.
İşte onlar, cehennemliklerdir; onlar orada ebedî
kalacaklardır.
117.
Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları
harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir
kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın
durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine
zulmediyorlar.
Kavurucu
rüzgâr, henüz yeşermekte olan ekini nasıl yakıp
kavurursa, onların dünya hayatında sarfettikleri
mallar da kendilerine bir iyilik getirmek şöyle dursun,
aksine, dünya ve ahiret hayatlarının mahvına
sebep olur. Tefsirlerde buradaki benzetme için şöyle bir
takdir de yapılmaktadır: «... harcamalar, ...
kavurucu rüzgârın vurup mahvettiği ekine benzer.»
Âyette rüzgârın sıfatı olarak geçen «sırr»
kelimesi, «çok soğuk» anlamını da taşır.
118.
Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş
edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri
durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi
isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından
(dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde
sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha
büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız,
âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.
119.
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi
sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün
kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında
«İnandık» derler; kendi başlarına kaldıklarında
da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını
ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün!
Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla
bilmektedir.
Âyetin
ilk cümlesi, bazı müfessirlerce şöyle yorumlanmıştır:
«Siz onları seversiniz; yani onların müslüman
olmalarını istersiniz. Çünkü İslâm her şeyden
hayırlıdır. Halbuki onlar sizi sevmezler; yani
sizin kâfir olmanızı isterler, kâfir olmak ise her
şeyden kötüdür.»
120.
Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır;
başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer
sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir
zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını
çepeçevre kuşatmıştır.
121.
Hani sen, sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek
için ailenden ayrılmıştın...-Allah, hakkıyle
işiten ve bilendir.-
122.
O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu.
Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler,
yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.
Uhud
savaşında, Hz. Peygamber’in sağ ve sol
kanatlara yerleştirdiği, Hazrec kabilesinden Seleme oğulları
ile Evs kabilesinden Hârise oğulları düşmana
karşı direnmekte korkaklık ve zaaf göstermişlerdi.
Nitekim, bunlardan, 300 kişiye kumandanlık eden İbn
Übey: «Kendimizi ve çocuklarımızı ne diye
tehlikeye sokalım!» diyerek geri çekilmişti.
123.
Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir'de
de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah'tan sakının
ki O'na şükretmiş olasınız.
124.
O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen
üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için
yeterli değil midir?
125.
Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız,
onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize
gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi
takviye eder.
126.
Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu
sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca
mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.
127,
128. Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü
kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş
bir halde dönüp gitsinler -ki bu işte senin yapacağın
bir şey yoktur- yahut (müslüman olsunlar da) tevbelerini
kabul etsin, ya da (ısrar ederlerse) onlara azap etsin diye
(Allah Bedir'de size yardım etti). Çünkü onlar
zalimdirler.
127.
âyette «bir kısmı» diye tercüme edilmiş olan
«taraf» kelimesinin manalarından birkaçı, «eşraf,
liderler, kumandanlar»dır. Nitekim burada söz konusu
edilen Bedir savaşında müşriklerin birçok ileri
gelenleri öldürülmüş veya esir alınmıştı.
129.
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini
bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok
bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
130.
Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak
faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa
eresiniz.
Cenab-ı
Hak, Bakara sûresinin 275, 276 ve 278. âyetlerinde alış-verişi
helâl kıldığını ve faizi yasakladığını
-bunların aynı şeyler olmadığını
vurgulayarak- ifade buyurmuştur. Burada kat kat arttırarak
faiz yemenin yasak olduğunun belirtilmesi ise, devrin Arap
toplumunda yaygın olan ve vâdesinde ödenmeyen borçlar
hakkında yapılan tefecilik uygulamalarına işaret
içindir.
131.
Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten
sakının!
132.
Allah'a ve Resûl'üne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.
133.
Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için
hazırlanmış olup genişliği gökler ve
yer kadar olan cennete koşun!
134.
O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için
harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.
Allah da güzel davranışta bulunanları sever.
135.
Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da
kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından
dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları
Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir
de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar
etmezler.
133,
134 ve 135. âyelerde İslâm ahlâkının bir hülâsası
verilmiştir. Şöyle ki; 133. âyette, Rabbimizin bağışına,
gökler ve yer genişliğinde cennetine kavuşmanın,
bütün ahlâkî davranışlarımız için temel
gaye olduğu; iyiliği, birtakım dünyevî
menfaatlar kaygısıyla değil de, sırf
Allah’a saygı ve sevgi demek olan takvâ sâiki ile ve
sadece uhrevî saadet uğruna yapmak gerektiği hatırlatılmıştır.
134 ve 135. âyetlerde ise, İslâm’da ideal ahlâk tipi
olan «müttakî insan»ın temel ahlâkî nitelikleri
olarak sayılan «herhalde cömert olmak, öfkeyi yenmek,
insanları bağışlamak ve hatasını görerek
kabul etmek ve vazgeçmek» gibi vasıflar, ancak ihtirasları
ve bencil duyguları karşısında hürriyetine
kavuşmuş üstün ruhların faziletleridir.
136.
İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından
bağışlanma ve altlarından ırmaklar
akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel
edenlerin mükâfatı ne güzeldir!
137.
Sizden önce nice (milletler hakkında) ilâhî kanunlar
gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın
da (Allah'ın âyetlerini) yalan sayanların âkıbeti
ne olmuş, görün!
138.
Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır;
takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.
139.
Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer
inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.
Bu
âyet, müslümanların, Uhud savaşında uğradıkları
geçici başarısızlıktan dolayı ümitsizliğe
kapılmamaları gerektiğini onlara ihtar etmekte ve
müslümanlara, güçlü bir imana sahip olmanın verdiği
azim ve kararlılık sayesinde nice zaferlere ulaşmanın
mümkün olduğunu müjdelemektedir.
140.
Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa,
(Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer
bir acıya uğramıştır. O günleri biz
insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir
topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman
edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler
edinsin. Allah zalimleri sevmez.
Meâlde
«ortaya çıkarsın» şeklinde tercüme edilmiş
olan, âyetteki «li-ya’leme» kelimesi için, «Allah’ın,
ilm-i ezelîsinde var olan bilgiyi vâkıa ile ayan-beyan
ortaya koyması» veya «mümini münafıktan ayırdetme
hükmünü vermesi» şeklinde tefsirler yapılmıştır.
Bu sebeple, «şehitler» manasına da gelen «şühedâ»
kelimesi, meâlde «şahitler» karşılığı
ile tercüme edilmiştir.
141.
Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak,
kâfirleri de helâk etmek ister.
142.
Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden,
sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi
mi sandınız?
143.
Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni
ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda
gördünüz.
Bu
âyette, Bedir savaşına katılmış olup
Bedir şehitlerinin faziletlerine imrenen ve Hz.
Peygamber’in, Medine’de kalarak düşmana orada karşı
konulmasının uygun olacağı fikrine mukabil,
Uhud’da savaşmayı isteyen sahâbîlere hitap edildiği
rivayet edilir.
144.
Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler
gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse,
gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle)
geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş
olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.
Uhud
savaşında Abdullah b. Kamîe adında bir müşrikin
attığı taşla Resûlullah (s.a.)in dişi
kırılmış, yüzü yaralanmıştı.
Bu düşman askerinin, «Muhammed’i öldürdüm» dediğini
duyan biri «Muhammed öldürüldü!» diye bağırmaya
başlamış, bu yalan haber müslümanlar arasına
yayılmış, asker paniğe kapılmıştı.
Hz. Peygamber ise: «Buradayım! Buraya gelin!» diye bağırıyordu.
Etrafını çevreleyen yaklaşık 30 kişilik
bir gurup, yiğitçe onu savundular. İşte 144. âyet,
belirtilen yalan haber üzerine infiale kapılan müslümanları
tenkit etmekte; Hz. Muhammed’in fâni, İslâm’ın
ise bâki olduğunu; bu sebeple, o ölse dahi müslümanların
bunu sükûnetle karşılayıp, dinlerinde sebat
etmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır.
145.
Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah'ın iznine bağlı
olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır.
Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim
de ahiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz
şükredenleri mükâfatlandıracağız.
146.
Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah
erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar,
Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik
ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri
sever.
|